index

araf dil düşünce dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
araf dil düşünce dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2022 Salı

Arafiyan ve Araf

Arafiyan ve Araf Dil Düşünce Dergisi
"Arafiyan Türkiye'de internet öncesi dönemde hayata geçirilen ilk Türkçe elektronik posta gruplarından birisiydi. Dünyaya dağılmış yaklaşık 200 kişilik bir gruptan oluşuyordu. " (Kaynak : Enis Akın)

Forumda paylaşılan yazılardan seçmeler daha sonra Araf dergisinde yayınlanıyordu.



Arafiyan tartışma forumu ve Araf dergisi arşivine aşağıdaki bağlantıları kullanarak ulaşabilirsiniz.

Arafiyan Tartışma Forumu

Araf Dil - Düşünce Dergisi




31 Aralık 1999 Cuma

HADEN HADEN - Özcan Özbilge

 

Özcan Özbilge 
Haden Haden 



 "Hiç bir iki insanın parmak izlerinin aynı olmaması gibi, hiç bir iki insan müziği aynı şekilde duymaz." Böyle söylüyor Charlie Haden, müzisyenler üstüne konuşulan bir sohbette. Lakin herkesi kapsayan bir ifade bu: hiç bir iki insan. İyi ama eğer öyleyse, yani herkes müziği bir başka şekilde duyuyorsa, aynı müziği dinlemenin alemi nedir? 

Bana sorarsanız hiç bir alemi yoktur. Ben sadece müziği değil, başka başka müzikleri de ayrı şekillerde duyarım. Hiç bir duymam bir başka duymama benzemez.

Ben iki Haden duyarım: Biri Ornette Coleman'ın büyüttüğü, diğeriyse Ornette Coleman'ı büyütmüş Haden'lardır bunlar. Bu isimleri onlara rahatlıkla vermişimdir, çünkü bilirim ki onlar müzisyen Charlie Haden'a değil, benim o müzisyeni iki ayrı duyma şeklime tekabül etmektedirler. Ama onlar iki duymadan ibaret de olsalar, benim için neredeyse iki kişilik gibidirler. Hatta neredesi fazla, düpedüz iki ayrı kişiliktir onlar; iki ayrı zamanda, iki ayrı insana çalarlar. 

İki Haden olmasının nedeni, Charlie Haden'ın müziğini iki başka duyan olmasıdır; benim öyle olmamdır.

Birinci Haden, Ornette Coleman'ın büyüttüğü, birarada olmak istediğim Haden'dır. Ornette bir kutsal kitap yazarıdır; hayallerimizin bir kahini, dünyanın en büyük asansörcüsü ve en mübarek garsonu; birarada olmak istediğini yaratmayı seven biri. Ornette'e öykünürüm; büyük değil esas olanı yaratmaktır işi. Haden duyar; dünyanın en iyi duyan, en fazla yorulmuş kulaklarından biridir onun kulakları. Haden esası duyar. Esası duyanlara çalmak ya da anlatmak kadar güzel bir şey yoktur. Esas, ancak bir duyan varsa esastır; Haden esası esas kılar. Ornette, Haden'sız imkansızdır.



İkinci Haden, Ornette Coleman'ı büyütmüş, olmaktan yorgun olduğum Haden'dır. Bir mümkün kılma sanatçısıdır o; taşı yontan değil ama onu gölgelendiren, sesi şekillendiren değil ama ona derinliğini veren ... Onsuz Ornette'in müziği, kaba saba ve küstah bir heykelden ibaret olurdu. Hayır, yanlış söyledim, olmazdı öyle Ornette, bir Haden büyütürdü kendine muhakkak ki kendini büyütsün - onsuz olmak Ornette olamamak olurdu; o imkanı atlamak, bir ömrü boylu boyunca atlamak, şişkin suretler dünyasında bir mahkumiyet olurdu.

Charlie Haden dinlerken güzel yazmak mümkündür. Ornette olmak da mümkündür. Haden olmaksa yorucu bir mucizedir.


30 Kasım 1999 Salı

Aptalların Aynası - Özcan Özbilge

 

Aptalların Aynası / Özcan Özbilge 
Kasım 1999


Mahir'den ilk kez Alper'in posta kutumuza aktardığı bir mektupla haberim olmuştu. Meğer tüm dünyayı yüzbinlerce kez dolaşan ve Mahir'in kısa sürede ünü dünyayı tutan kişisel sayfasına bir bağlantı içeren o meşum mektupmuş okuduğumuz. Mektuptaki bağlantıya tıklamış, Mahir'in sayfasını okurken gülmekten kırılmıştık. Kafamızdaki kıro basmakalıplarına öylesine uygundu ki gördüklerimiz - ama öylesine haddinden fazla uygun - fotoğraflarda görünen insana arkadaşlarınca yapılan bir şaka olduğuna hükmetmiş ve ama yine de - her zaman şaşırmaya hazır olma alışkanlığımızla - sayfanın kurgulanmamış olmasına da küçük bir ihtimal verip, sonra da unutmuştuk.

Türkiye'de yeniden öldürücü bir depremin olduğu, Çeçenistan'dan yine katliam haberlerinin geldiği günlerdi. Mahir'in sayfası da o sıralarda dünya çapında bir internet olayına dönüşmekteymiş. Bir sabah, ilgilendiğim konularda yayına çıkan en son sayfaları bulması için her gece internete saldığım arama robotumun bulgularına göz atarken, tıkladığım bağlantının altından kelli felli bir İngiliz gazetesinin Mahir'le söyleşisi çıkıverdi. Afalladım. Üstelik okudukça öğreniyordum ki ne söz konusu gazetenin Mahir üstüne yayınladığı ilk yazıydı bu, ne de olay bir tek bu gazeteden ibaretti. Neler olup ne bittiğini anlamam ve göbek hizama kadar düşmüş çenemi toparlayabilmem bayağı bir zaman aldı. İngilizce internetin SalonMagazineSpin gibi en ekabir siteleri sıra sıra dizilmiş Mahir'i anlatıyor, bir takım girişimciler Mahir'i konu alan yeni siteler açıyor ve o arada Mahir'in sayfası milyonlarca ziyaret alıyordu. İnternette "ziyaret" para demektir.

Doğrusu, Amerikalı ve İngiliz köşe yazarlarının Mahir olayı üstüne kestikleri ahkamları okurken Mahir'in sayfasına güldüğümden daha fazla güldüğüm oldu. Biraz da yüzüm kızardı: aptallığın üstüne yazan bu yazarların, gerçekte, konu ettikleri hayali bir aptaldan çok daha derin, çok daha onmaz bir aptallıkla malul olduklarını ister istemez görmenin getirdiği sıkıntıyı yaşadım. Sayfanın, yaratıcılığı tartışılmaz yazarı, kıro seyretmeyi seven biz pek bilmiş Türkiyeli burjuvalara hitap ederken, muhtemelen farkında olmaksızın, modernlere mahsus evrensel bir aptallığın da altını çizivermiş olmalı.

Gördüklerime kızmamıştım ama. Aptallığın bir hiyerarşisi olduğunu düşünmüyorum. Ömrümde, kendimi de pek çok defalar aptal konumunda bulmuş olduğumdan, yabancılamıyorum da aptallığı. Perihan Mağden'in 21 Kasım 1999 tarihli Radikal gazetesindeki yazısını da görünce kızdım artık. Belki de usul usul biriktirdiğim kızgınlığı taşıran bir damla oldu. Herkes bir başkasının yazısına eklemlenerek yazdığına göre...

İnternet Mahir öz kendini açıklıyor

Pakize Suda 'mış muş' köşesinde:
    "İnternet Mahir'in gözü Hollywood'daymış. Hollywood'un gözü de Mahir'de. Hilkat garibesi rolü için daha uygun birini bulamamışlar," yazmış.
Başlıyorum gülmeye. Artık bütün gün aklıma geldikçe güleceğim. Tamam Pakize komik kadın, Türkiye'nin en eğlenceli köşecilerinden biri. Ama İnternet Mahir'in fotoğraflarını Sabah'ın internet ekinde gördüğüm günden beri, Mahir'le ilgili her şeye gülmekteyim.
Biliyorsunuz benim internet hayatım yok. Gazetelerden izliyorum bu müthiş olayı.
İnternet Mahir meselesi bize göstermiştir ki; dünya bize aç, açık. Türkiye'ye ait her şeyi pazarlayabiliriz. İşte hakiki bir Türk kırosu, internet dünyasını altüst etti.
Mahir'in akordeon çalarken çekilmiş coşku yüklü fotoğrafı, sonra kırmızı slip mayosuyla deniz kenarına uzanmış yatarkenki fotoğrafı, Mahir'in başka pozları, başka fotoğrafları hepsi çok mühim, çok 'sıcak', çok 'samimi'. Evet Mahir'in sırrı samimiyetinde. Bir bilinç yok Mahir'de. "Öz hakiki bir Türk kırosuyum, aklım fikrim karı kızda. Her halimle her şeklimle şirinim. Başarısız olabilirim. Ama kader utansın. Talih rüzgârları her an benden yana esmeye başlayabilir," durumları.
Nitekim esmeye başladı. İnternet âlemi Mahir'e hasta.
Ama Mahir'in bilinçsizliği başa bela. Mahir mühim, çünkü ne sakil olduğuna dair zırnık bilinci yok. Birisi çıkıyor, kuş uçmaz kervan geçmez sitesindeki metinlerle oynuyor. Mahir'in kafasından geçenleri, Mahir'in muhtelif kıroluk süzgeçleri yüzünden böylesine pervasızca ifade edemeyeceği düşüncelerini, İÇ SESİ'ni, Mahir'in fotoğraflarına çakıyor. Bu yazar, Mahir'in 'broken English'le (kırık, bozuk İngilizceyle) ÖZ düşüncelerini, sitesine yerleştiren yazar, harikulade akıllı biri.
Böyle bir, içinden geçirip geçirip de, çıkaramayacağı sesleri, sonuna kadar açıveriyor. Böylece bizler de özhakiki bir Türk kırosunu (Mahir maganda değil; kıro - hem yaş, hem tanım itibariyle, bu ince fakat alabildiğine mühim farka dikkatinizi çekerim) dünyaya gösterip pazarlayabiliyoruz. Bu pazarda en ummayacağınız ürünlere yer var. Yeter ki taze olsun, samimi olsun.

Evet, bu kadarını görmemiştim. Mahir'in sayfası üstüne o kadar ahkam okudum; bunların pek çoğu da uydurma bir takım nitelikler (daha doğrusu niteliksizlikler) atfediyorlardı nesnelerine ama, bir de "iç ses" uyduranına ilk kez rastlıyorum. Sesi olmayan bir insanın kişiliğine gazete köşesinden tecavüzü bu raddeye vardırabilmek için herhalde Türk kırosundan daha da beter bir kıro olmak gerekiyor: medya kırosu.

Ancak konuşma balonları, aklından geçirip geçirip asla böyle langadanak söyleyemeyeceği laflarla hınzır bir başkası tarafından doldurulmakta olan Mahir, arıza yaratacağını daha ilk günden müjdeledi. Sitesi 'işgal edilmişti'. 'O, hiç de böyle biri değildi.' Kafkas halklarının davaları filan onu ilgilendiriyordu. Sosyal bir içeriği vardı yani. Bir şahsiyeti vardı. Ona 'verilen' şahsiyeti, hor görüyordu Mahir. İçinin içine neon ışıklarının dikilip her şeyinin ortaya serilmesi, sergilenmesi katlanılır gibi değildi. 'Ciddi', 'aklı başında', 'azınlıkların sorunlarına duyarlı', 'İngilizcesi hiç de öyle berbat olmayan' biri olduğunu hassasiyet ve ısrarla vurguladı.

Peki, ne yapmalıydı Mahir? "Evet, ben oyum! Hayallerinizi süsleyen 90-60-90 ölçülerindeki kusursuz kıro benim, geldim sonunda!" diyerek kameraların önünde kendini, kadınlı erkekli (fakat gerçekte topu da belli bir erkek varoluşunun tahakküm işcileri olan) kıroseverlerin arzularını kamçılayacak şekilde mi sunmalıydı?

Vurguladığı anda, elimizden kayıp gitmeye başladı Mahir. Ta o saniyeden. Bu aynen
Salako filmlerinden birinin ortasında Kemal Sunal'ın gözlerini kameraya dikerek kendisinin önemi ve sembolize ettikleri üstüne çırpıştırdığı master tezinden bölümler okumaya başlaması gibi bir şeydi.
Gözlerimizi fark ettiği anda, nesnemiz dönüşmeye başlamıştı. İlla da, özneleşecekti. Mahir'in 'aslında olduğunu ispatlamaya çalıştığı şeyden' oysa o kadar çok, o kadar çok vardı ki. Herkes bilinçliydi, politik doğrucuydu, kendi çapında akıllı fikirli, vicdan sahibiydi.
Ama tüm bu reklam metinlerinin altında, yüz binlerce Mahir yalnızca karı kız peşindeydiler. Ve bu çok daha hakikiydi. Direktti. Samimiydi. Ayrıca, komikti.

Evet, şimdi anlaşılıyor: Bu da Mahir'inki gibi bir "sosyal içerik" belli ki. Hatta basbayağı bir sistem eleştirisi. Lakin Perihan Mağden, rolü gazetesinde kendisine verilen konuşma balonunun içini sosyal içerikle doldurmak olduğundan olsa gerek, elimizden kayıp gitmiyor.

Mahir üstünü küçük kilimlerle örttüğü bilgisayarının başında, sitesini işgal edip onu rezil edenlerden kurtulunca, can sıkıcı bir felakete dönüşmeye mahkûmdu. Aynen eski kuş uçmaz kervan geçmez site günlerindeki gibi. Birden hiç de gerekmeyen bir ciddiyet takınmış, özhakiki CNN'e çıkmak için 50 bin dolar talep etmişti. Filmlerde filan oynayacağını sanıyordu. Kendini fasulye gibi nimetten sanması, beş - on saniyesini almıştı. Oysa onun kıymeti fasulye tarzı gazıydı.

Bu satırlardaki bunaltıcı kötülüğü ve garezi hissediyor musunuz? Bedduavari bir kehanetle (galiba buna hiç de berbat olmayan İngilizcede "wishful thinking" deniliyor) başlıyor: Mağden Mahir'i "geldiği deliğe" geri gönderiyor önce bir. Ardından, CNN'den elli bin dolar isteyerek kendini nimetten saymasını hor görüyor. Bu cümlede katmerli bir tuhaflık var: sanki dünyada televizyonların elli bin doları bir çırpıda çıkarıp verdiği başkaları Mahir'den daha değerlilermiş gibi. Mağden'in satırları sanatkarane bir hakaretle sona eriyor. Kadıncağızın Mahir'le ciddi bir alıp veremediği olduğu aşikar.

Yine de Mahir'i yabana atmayalım. Mahir birden kendini (tüm hayatı boyunca olduğu gibi) hiç de olmadığı bir şey sanmasıyla da komik, bu haliyle de hakiki. Hatta daha bile hakiki. Yazarına daha işin en başında isyan edip kendi söz balonlarını kendi doldurabileceğini iddia eden bir çizgi roman kahramanı o. Mahir hakikaten filmde oynamalı. Woody Allen yıllardır iç sesini, iç gurultularını yazıp yazıp oynuyor. Mahir ise kendi iç sesini başka birinin hınzırlığı yüzünden duymak zorunda kaldı. Hemen duymamazlıktan geldi. İnatla hiç duymadığını söylüyor. Harikulade bir karakter. Temsilciliğin bu kadarına dünya âlem rastlamadı. Bu kadar tatlısına, matrağına.

Bu da Sezar'ın hakkı olsa gerek. Mahir - şimdi artık çizgi roman kahramanı olarak ait olduğu çerçeveye raptedildiğine göre - filmlerde oynayabilir. Mağden, Mahir'in filmde oynarken kaç para istemesi gerektiğini yazmayı unutmuş. Herhalde bu filmler "başkalarını kıro, kendini radikal zanneden" bir izleyici kitlesine oynayacaklar. İyi ama, Mahir şöhretini bu küçük pazara borçlu değil ki. O iki buçuk milyon izleyicisinin çoğunu yurt dışından edindi. Ummadığı paralar kazandı. Onu, o karikatürize edilmiş sayfasıyla dahi beğenen kadınlardan gerçek mektuplar aldı. Kimbilir?

Mahir sadece talihli bir insan. Hayatı da pekala değişti. Üstelik onun bunları kazanmak için kimseyi küçümsemesi gerekmedi.

Dostlukla


Kaynak : Araf Dergisi Kasım 1999


31 Ocak 1999 Pazar

TC İnternette! - Özcan Özbilge

 

TC İnternette! / Özcan Özbilge 
 Ocak 1999

Bu adam da kırkına yaklaşırken girdiği "retro" kipinden ne zaman çıkacak artık diye soruyorsunuz, biliyorum. Fakat yemin ederim ki, size bu yazıda yeni bir şeyler anlatacağım. Birazcık retrom var, evet, hem de taa David Davidian zamanlarından. Yaşı küçükler hatırlamazlar David'i. Hey gidi ...

Efendim, o zamanlar böyle webmiş, javaymış, Türkçe harfmiş, yok efendim binbir çeşit laklakmış (chat yani) ne arasın, e-posta ve haber gruplarından başka bir şey bilmezdik biz. Beş on sayfalık basit bir yazının gönderdiğimiz yere ulaşması bazen bir kaç gün sürerdi.

Benim bu TC kısaltmasıyla enikonu tanışmam da o günlerde olmuştur. Öncesinde TC benim için soğuk damgalar, temiz kağıtları, pasaport kapakları, askerlik tecilleri gibi yaşantılar ifade ederdi. TC yoktu yani anlayacağınız, "cumhuriyet" vardı benim için - bir miras, bir gerçeklik, bir devlet aygıtı, bir yorum, eleştiri ve özeleştiri konusu, bir çağ ... benim çağım.

Metaforun birini söndürüp birini yakan, neredeyse metafor bağımlısına dönüşmüş bir kuşağın, kısaltmaları da internette sille tokat gibi salladığı, tutum gibi takındığı bir süreçte, TC kısaltması da bir tür kültürel muhalefetin sanal yaka rozetine dönüşüvermişti. Her köşenin ardında bir masonun saklandığına inanmış paranoyaklar ve kişisel kimlik bunalımlarını siyasi ya da etnik meseleler zanneden modernlikzedeler, haber gruplarının kurşuni zeminli meydanlarında, TC kısaltmasını, Sam amcanın kağıttan kuklası gibi, yakıyor ya da asıyorlardı. Adına "eylem" dediğimiz ve benim, içine doğduğum gerçek dünyada, güzelliğin ve sorumluluğun bir ifadesi olarak öğrenmiş olduğum şey, internette, düzenin biçarelerinin katıldığı bir çeşit toplu karaoke ayinine soysuzlaşmıştı.

Köprülerin altından çok sular aktı bugüne, bazı sular da hiç akmadılar. Sanal paranoyaklar internetten dışarı uğrayıp gerçek dünyayı doldurdular; pek çoğumuz gerçek dünyanın sanallığını internetle birlikte idrak ettik. Yapmakla saçmalamak arasındaki zaten pek ince olan o ayrımı büsbütün yitirdik. İçine bir hakikat doldurup da dünyaya saldığınız ne varsa, bir bakıyorsunuz, kısa zamanda içi boşaltılmış olarak çoğaltılıyor. İçi boş şeylerin bir kısmı sonradan kendi bedenlerini ediniyorlar. Biz ölümlülere son gibi görünen ne varsa, hayatın son tanımayan diyalektiğinde önemsizliğe mahkum.

Neyse, retroyu bitireyim ben artık, efendim, TC kısaltması bir kez daha internette. Bu kez bir ulusal alan (national domain) olarak, Türkiye'ninki değil ama (onun .tr olduğu malumumuz), harita da bulmakta zorluk çekeceğimiz bir başka ülkenin, Türk ve Caicos adalarının. Rivayet o ki vaktiyle Amerika'ya köle taşıyan gemilerin uğrak yaptıkları bu ılıman adalara Türk ismi, denizden bakıldığında Osmanlı kavuğunu andıran tepelerinden dolayı verilmiş.

Siyasi dünya haritasının fantazi devletçikleri eskiden beri, geçimlerinin önemli bir kısmını işte pul basarak, kumarhane işleterek veya vergi cennetliği yaparak kazanırlardı. Ulusal internet alanlarının icadıyla birlikte, bu küçük ülkere yeni bir gelir kapısı daha açılmış oldu. Türk ve Caicos'un yanısıra, Liechtenstein, Tuvalu, Cayman adaları, Tonga ve daha bir düzine başka devlet, şimdi arzu eden yabancılara internet alan adı satıyorlar. Tezgahtaki kısaltmalardan bazıları şöyle: .ac.ms (Microsoft bu alan adına yatırım yapıyormuş, duyururum), .li.lu.nu (sanat meraklılarınca tercih ediliyormuş), .st.tc.to.tv ... liste uzun, fiyatlar farklı. Mesela Tuvalu'nun alan adı (.tv) el yakıyor; yılda 500.- ABD doları, ama Türk ve Caicos'unki gayet ehven; iki yıllık isim hakkı sadece 50.- ABD doları. Hem devletseverlerimiz hem de bölücülerimiz için harikulade fırsatlar var bu alan adında.

Siyasi paranoyada tarağınız yoksa, uymadıysa yani, bir de bir otuz dolarınız daha varsa, size Lüksemburg (.lu) veya Liechtenstein (.li) verelim, sevimlilik yapın: http://sevim.li ya da http://izmir.li ya da http://istanbul.lu ya da ... eh, bu iyiliğimi de artık unutmazsınız.

Dostlukla


Kaynak : Araf Dergisi Ocak 1999

30 Kasım 1998 Pazartesi

Derin internet üzüntüde - Özcan Özbilge

 

Derin internet üzüntüde / Özcan Özbilge
Kasım 1998

Devletin derinini duymuştuk da, internetin derini de nereden diye çıktı diye sormayın. Çıktı işte. Bu derin internet tamlaması, belki benim bir kaç yüzyılı birarada yaşamak durumunda kalan naçiz aklımın bir uydurmasıdır, ama ne farkeder ki? Sabahtan akşama dinlediğiniz, seyrettiğiniz, okuduğunuz o Susurluk kamyonları dolusu uydurmadan daha zarif, ihtimal akıllarınıza daha az zarar bir uydurma sunuyorum sizlere - üstelik inanmanızı da talep etmiyorum. İhtimal bu yüzden uydurmam kaymak, hem de diğerlerinden daha gerçektir.

MozillaDerin internet üzüntüde. Silikon vadisinin kuytularında yuvalanmış Open Source kurtuluş örgütü, yakın zamanlarda kazanmış olduğu büyük bir destekçisini sığ internete kaptırdı: Bilgisayarını ucuz bir telefon gibi kullanan aptal sarışınlara, dizüstü oyuncaklarını daha açmayı kapamayı beceremeyen yerden bitme avukatlara, hayatının aşkını internette bulacağını sanan evde kalmış biçarelere ve bilimum sıradan orta sınıf mensubuna e-posta ve laklak (chat) satarak büyüyen America Online parayı bastırdı ve Netscape'i satın aldı. Netscape'in işe yalın ayakla gelen, kahvesini koyu içen, kulakları küpeli, en zevksizi "new age" dinleyen ve de her zaman "chic" çalışanlarının şimdi lacivert takım elbiseli bir patronu var. Sanal dünyanın dört bir yanına yayılmış liberallissimo tekno-geyikçiler, eski tüfek GNU'cular ve Linux müritleri, tam da tekelci kapitalizmi dize getirmek üzere olduklarını düşünürken şu olanlara bakın, ellerimiz böğürlerimizde kaldı. Kurtuluş örgütü diyorum ama, abarttığımı düşünmeyin: bu tekno-geyik çocuklar bizim coğrafyamızda doğmuş ve bizim kahvelerimizde büyümüş olsalardı, sonuç nasıl olacaktı? Ben metaforlara inandığımı her zaman söylemişimdir: yanda gördüğünüz simgeye bakarak (veya üstüne tıklayarak) düşünebilirsiniz.

Mozilla, şu anda kullandığınız tarayıcınıza (eğer Netscape markasını taşıyorsa) yaratıcılarının ve derin internet tekno-geyikçilerinin verdiği isim. Bu sevimli dinazor, Microsoft'un haksız rekabeti altında bunalan Netscape'in bedava dağıtmak zorunda kaldığı tarayıcısının araştırma geliştirmesini sürdürebilmek üzere program dosyalarını kamuya açmasıyla özgürlüğünü kazanmış ve tekno-geyikçilerin Linux pengueninden sonra en çok sevdikleri hayvancık olarak gönüllerde taht kurmuştu. Açık yazılım (Open Source) hareketinin kökenleri internetten de eskiye dayanıyor. Kısaca ve kabaca "programlamanın mülkiyetinin kişilerde değil kamuda olması gerektiğini savunan" ve "yazılımların ancak bu şekilde bütün toplumun yararına olacak şekilde gelişebileceğini öne süren" bu hareketin öncülüğünü GNU topluluğu yapmıştı. GNU'cular vaktiyle komünistlikle dahi suçlandılarsa da, bana sorarsanız Amerikan liberalizminin biraz kaçık, biraz mühendisçe bir yorumundan daha fazlası değildi hayata geçirmek istedikleri. Pek çoğumuz için kullanışlı birer gereç olan bilgisayar programları, yaratıcıları için daha farklı anlamlar taşırlar. Mühendisler birbirlerinin yazdıkları programları okurken, tanışır, haberleşir, şakalaşır, makine komutları arasına insani renkler de nakşederler. Uzmanlık gerektiren pek çok meslekte olduğu gibi, bu meslekte de işin ölçüsünü kaçıranlar (ki açık yazılımcıların çoğu kaçırmışlardır) gerçek dünyayı yaptıkları iş aracılığıyla algılamaya başlar ve giderek kendi üzerine kapanan bir gündelik içersinde, meslekleri aracılığıyla hisseder, sever, üzülür, kızar, konuşur ve siyaset yapar olurlar. Program dosyaları, yaratıcıları için bir dile, ortaklaşa kurulan bir dünyanın yapı taşlarına dönüşürken, aynı zamanda öğrenilmiş ya da içten gelen bir "iyinin" yegane ifade aracını da oluştururlar. GNU'cular, girdikleri çabayı hangi akıl yürütmelerle akılcılaştırıyor olurlarsa olsunlar, esasen, "iyiyi" yaratmak üzere kurdukları psedo-dünyalarının, ticari şirketlerin yayın ve mülkiyet hakkı satırlarıyla parçalanmasına ve zaptedilmesine isyan ediyorlardı. Gerçek ve iktisadi dünyaya karşı daha acemi ve daha dilsiz olduklarından kuşkuyla karşılandılar. GNU'nun keçisi hiç bir zaman Linux'un pengueni ya da Mozilla'nın dinazoru kadar sevilmedi. Ama dünyalarına bir yol açtılar; dahası kaygılarını ve seçimlerini kurumlaştırmayı başararak kendilerini kanıtladılar. Gerçekten de, birbirlerinden özerk çalışan yüzlerce mühendisin, boş zamanlarında bir çeşit imece ilişkisi içersinde ve para karşılığı olmaksızın yazıp geliştirdikleri "açık yazılımlar" nitelik, sağlamlık ve işlevsellikte ticari ürünleri fersah fersah geçti. Bu başarı tekno-geyikçilerin ve ekranları içine gömülmüş yaşayan gözlüklü ineklerin sabırlı egolarını okşarken, iktisadi dünyanın da dikkatini çekti. Netscape'in satılmasının hemen öncesinde, (pek çoğu Microsoft korkusundan olsa da) hatırı sayılır çaptaki ticari şirketlerin de "açık yazılımın" erdemlerinden dem vurmaya başladıkları görülüyor, köktenci öncülerinden daha yumuşak söylemli kimi açık yazılım yandaşları, kamu malı yazılımın ticari şirketler için de neden tercih edilmesi gerektiğine dair akıllar yürütüyorlardı.

America Online, Netscape'in açık yazılım hareketine ve Mozilla topluluğuna vermiş olduğu desteği hiç bir şekilde kesmeyeceğini hemen açıklamış olsa da, tekno-geyikçilerin yürekleri pırpır, web siteleri kararsız ... Aptal sarışınlardan kazanılan parayla desteklenecek dünyalarının eskisi kadar gerçek ve sıcak olmayabileceğinden korkuyorlar. Oysa ki aptal sarışınların böyle bir sorunu yok, belki de bu yüzden onlardan gerçeği de yok.

Dostlukla


Kaynak : Araf Dergisi Kasım 1998


30 Eylül 1998 Çarşamba

Hazların en sanalı ... - Özcan Özbilge


Hazların en sanalı ... / Özcan Özbilge 
Eylül 1998

Posta kutumda bulduğum zoraki reklam mektuplarını çoğunlukla içine bakmadan siler geçerim. Bazen bir başlık merakımı cezbeder, e-postayla reklamı yapılan bir şeye para verecek gözüm olduğundan değil ama. Alışkın bir inceleme dürtüsüdür benimki - erkek primatlar olarak o pek sevdiğimiz haz oyununun muhtemel bir açılışıdır öte yandan: açıklamak üzere anlamak ve anlamak üzere açıklamak.

Heyhat!

Bu sefil e-posta reklamlar çoğunlukla, 10 dolara zengin olmanın sırrını satan basit aptallıklar ve yahut - mesela tüm Londra büyükşehir bölgesindeki - en cazip otomobil yedek parçası fiyatlarını müjdeleyen gevezeliklerdir. Eskiden olsaydı - yani düzenin iletişime geçebileceğim bir aklı olduğunu hala varsaydığım günlerde olmuş olsaydı, belki de en azından içimden "Yahu kardeşim, ben Viyana'da oturuyorum, bana ne Londra'daki yedek parça fiyatlarından!" mealinde bir şeyler geçirir, hatta belki o yedek parça satıcısına bir kaç satır bir şeyler bile yazmış olabilirdim. Mektubum Londralı yedek parça satıcısının bilgisayarının başında oturan kızın ekranına düştüğünde, muhtemel bir iki yıl önce Scarborough'dan Londra'ya gelmiş ve üç aylık bilgisayar kursundan sonra yedek parçacıda e-postayla gelen siparişleri almak üzere işe başlamış bu taşralı kızcağız, yazdıklarımı - sipariş olmamasına rağmen - önemli bulabilir ve ne yapması gerektiğini kestiremediğinden amirine sormaya karar verebilir; amir - o gün eğer solundan kalkmamış veya miskinliği üstünde değilse - siparişci kıza "sil gitsin" demek yerine, e-posta ilanlarını dağıtma işini verdikleri küçük firmaya telefon ederek reklamlarının neden Viyana'ya gönderildiğini sorabilir; e-postacı çocuk bu türden ufak tefek yanlışlıkların önemsiz olduğunu öne sürmek yerine kibar ve titiz bir girişimci olduğunu göstermek amacıyla mektubun bir nüshasını kendisine göndermelerini isteyebilir; taşralı kızcağız önemli bir şeyi atlamamış olmanın kıvancıyla, bilgisayarının başına döner dönmez ilk iş benim mektubumu o gün hemen dağıtımcıya gönderebilir ve bendeniz sonunda Londralı yedek parça satıcısının elektronik ilan dağıtım listesinden azad olmuş olabilirdim. Gülmeyin, hayatta her şey mümkündür. Lakin, bütün bu olup bitenler, benim ertesi gün posta kutumda - mesela bu kez de tüm Kaliforniya'da - armudun iyisini en ehven fiyattan sunan bir manavın reklamını bulmamın önüne geçemeyecekleri gibi, anlaşılacak veya açıklanacak bir takım özgüllükler de içermezler. Herşeyin neden böyle olduğunu biliyoruz zaten: şeyler böyledirler ve böyle oldukları için de şeydirler.

Posta kutuma son - yani az önce - düşen reklam, ABD başkanının önümüzdeki hafta piyasaya verilecek olan sorgu videolarından korsanlanmış parçaları herkesten önce - hemen bu gece - izleyebileceğim bir web sitesinin adresini bildiriyor. Söz konusu sitede beni sadece başkanın façasının büyük jüri önünde aldığı şekiller beklemiyor; ayrıca 2000.- dolar ödüllü bir çekilişe katılabilir ve hatta arzu edersem ayda 4.95 dolar gibi görülmemiş bir fiyattan kendi sitemi de - onların belirleyecekleri reklamları ücretsiz yayınlamayı baştan kabul etmek koşuluyla - kurabilirim. Düşünüyorum: bende parmağımı kıpırdatma isteği yaratmamış olsa da, bu son reklam mektubunun merakımı Londralı otomobil yedek parçalarından veya Kaliforniyalı armutlardan biraz daha fazla cezbettiğini söyleyebilirim. Henüz ölmemiş ve hatta görevi başındaki bir ABD başkanının, bir pazarlama nesnesi olarak da ülkesinin ekonomisine hizmet edebildiğini görmek gözlerimi yaşartıyor. Eski türden bir erkek primat olarak, kendimi bu haz furyasından mahrum etmek istemiyorum ben de pek tabii - şehvetle anlamaya girişiyorum.

Dostlukla
Özcan Özbilge


Kaynak : Araf Dergisi Eylül 1998


31 Ağustos 1998 Pazartesi

Tasarımcınızın X-Emelleri - Özcan Özbilge

Tasarımcınızın X-Emelleri / Özcan Özbilge
Ağustos 1998 

Bilgisayarımın başına dikilmiş, bir yandan ağzına götürdüğü tel çerçeveli gözlüğünün sapını kemiriyor, bir yandan da orada öyle dikilip durmasının meyvesini - ona soran gözlerle bakmamı - bekliyor. Sakalının solgun kızılları, şimdi seyrelmiş ak saçlı kafasının bir zamanlar renkli olduğuna işaret ediyorlar. Ekranımdaki satırı bitirmeye çalışırken, kaşlarımın altından da bedeninin duruşunu kesiyorum ... yine bir angarya mı yıkmaya çalışacak, yoksa ilginç bir şeyler mi anlatmak niyetinde? Klavyemden çıkardığım çakur çukur senfoniyi ekrana patlattığım şiddetli bir tokatla nihayete erdirip arkama yaslanıyorum. Patronum hiç beklemeden konuşuyor: X-emel uygulamaları geliştirmeye ne dersin? Biraz muzip, biraz kıvançlı, ilgimi çektiğinden emin. 

Hımmm, x-emel uygulamaları ha? Bir elimi başıma götürüp, saçlarımı karıştırıyorum. 

Aslına bakarsanız, Mahmutpaşa`da gömlek, Sahaflar'da ansiklopedi satmış, Ümraniye`nin trikotaj atelyelerinde yün tozu yutmuş, Beşiktaş`ta mütercim, Babıali`de çevirmen olarak bilinen, ümit veren genç şairlikten erken emekli, gündüzleri işletim sistemi yazan, geceleriyse kültür çözümlemesi yapan birinin, bir sabah uyandığında x-emel uygulamaları da geliştirmeye başlamaması için hiç bir neden yoktur. Benim ama, galiba bu kez, başlamak için fazladan nedenlerim vardı. Çocukluğundan bu yana, X sesinin ve bu sesin yarattığı duyumların peşinde, aslında taksi şöförü olmak istemiş, herşeyi olmuş ama onu bir türlü olamamış, belki -spekülasyon bu ya - Allah bilir sırf bu yüzden Marksist ve her zaman bir takım emellerin peşinde, yolu yarılamış yıldızsız bir seyyarenin, X sesini ve o emelleri biraraya getiren bu yeni sözcüğün cazibesine kapılmaması düşünülebilir mi? Belki de ben bu iş için yaratılmış ve ama biraz erken gelmiştim dünyaya - belki de bu son teklifiydi kaderin. 

"Aaa, bak bu ilginç!" dedim, biraz nazlanmaya hazırlanan bir edayla ama, profesyonelliğin raconunu elden bırakmamak gerekir ya ... devam ettim: "konuşalım bu konuyu." Ayrıca, x-emel uygulamaları geliştirmenin, öyle herkeslerin de rüyalarını süsleyecek bir iş olduğunu söyleyemeyiz herhalde. Bir kere sözcüğün içerdiği sesleri sevmiyor olabilirsiniz: Örneğin, x-em-el şeklinde söylendiğinde, Freud'un sofasından Kasımpaşa sokaklarına kadar uzanan geniş bir metaforlar ve sesler evreni kulağımıza doluşuveriyor. Biraz nezaketsiz, hatta pekala sakil bile olduğu söylenebilir bu sözcüğün: X-emel. 

İnternetin İngilizce kısaltmalar denizinde, kısaltmalardan bir kısaltma XML, açılmış adıyla "Extensible Markup Language". XML'i Türkçeye nasıl çevirecekler, doğrusu henüz bilmiyorum. Lakin resmi bilişim Türkçesini takip edebildiğim kadarıyla bir tahminde bulunursam, "Genişletilebilir İmgeç Dili" şeklinde veya buna pek yakın bir karşılık önerileceğini sanıyorum. Gerçi belli olmaz, Microsoft Türkçesinin resmi bilişim Türkçesini köşeye sıkıştırdığı şu günlerde, bakarsınız XML'in nasıl Türkçeleşeceğine de Microsoft karar verebilir. Microsoft Türkçesi dedim de, bu dil gözüme ya da kulağıma çalındığında Öztürkçe duymuş Ahmet Kabaklı gibi titremeye başlayıp, ağzımdan köpükler saçarak yerlerde debelendiğimi de itiraf etmem gerekiyor. Fakat nerede kalmıştık? XML'deydik, evet. 

Efendim, XML'in "genişletilebilir" bir şey olmasının bir nedeni var. Okuduğunuz bu dosyanın da düzenlenmesinde kullanılan HTML (Hypertext Markup Language) dilinin sağladığı sayfa düzenlemesi ve sunum olanakları tasarımcılara dar geldiğinden, daha genişletilmiş bir imgeç diline ihtiyaç duyulmuş. Gerçekten de, HTML basit sayfa düzenlemelerinden daha fazlasını gerektirmeyen yazı ağırlıklı belgelerin elektronik sunumunu kolaylaştırmak için düşünülmüş vaktiyle. Tasarımcılarsa, ekranda arzu ettikleri sonucu alabilmek için HTML'i amacı dışında kullanma yoluna gitmişler, çaresiz kaldıklarındaysa matbuatın biçimlerine sığınmışlar. Sözgelimi, ağda birbirinden farklı boyutlarda ve çözünürlükte ekranlarla seyre çıkan kullanıcıların tümüne birden aynı sayfa estetiğini sunmak, HTML ile neredeyse imkansızdır. Etrafınıza şöyle bir baktığınızda, webin, dolaşımdaki en küçük boyutlu ekranlara sığabilecek şekilde sabit boyutlarda hazırlanmış, tatsız ve matbuat kılıklı milyonlarca sayfayla dolup taştığını görürsünüz. Biraz büyükçe bir ekranınız varsa, bu sayfaların kötü yapılmış olanları gidip ekranınızın sol kenarına yapışırlar, biraz daha iyice olanlar ise kendilerini ortaya alarak iki tarafta geniş boşluklar bırakırlar. HTML ile web sayfalarına kazandırabileceğiniz işlevsellik de oldukça kısıtlı ve az seçeneklidir. Ağda domates satmaya çalışan bir manav ile kelli felli bir milli devlet sanal ziyaretçilerine aşağı yukarı aynı kullanıcı arayüzünü (user interface) sağlamak durumundalar. HTML sayfalarını bugün çeşitli ilave programlama dilleri kullanarak canlandırmak mümkünse de, toplama uygulayımlarla gerçekleştirilen web tasarımının, üretimi meşakkatli, bakımı zor, kısa ömürlü ve elektronik aktarımın aksaklıklarına karşı dayanıksız bir ürün olduğu biliniyor. 

XML, anlayacağınız, zaman içersinde HTML'in yerini almak üzere geliyor. İnternette mevsimlik doğup batan bir çok geçici yenilikten farklı olarak XML kalıcı bir yer istiyor sanal hayatlarımızda. Lakin selefinden esasta bir farklılığı var: XML bir sayfa düzenlemesi dili değil bir dil dili. Evet, biraz karıştırdığımı düşünüyorsunuz, farkındayım, ama şunu eklediğimde, söylediklerimin az daha aydınlanmış olacağına eminim: XML ile herkes kendi HTML'ini yazabilecek. Yani öyle ki tasarladığınız sayfanın ne gibi bileşenlerden oluşacağına kendiniz karar verecek, bu bileşenleri kullanışlı "imgeç işleyicilerde" tanımlayacak ve sonra oturup sayfanızı kurmaya girişeceksiniz. 

Mesela diyelim ki biz de bir AML (Araf Markup Language) yazmaya karar verdik ve sitemizin babası sevgili Taner'i bir imgeç olarak tanımladık: <TANER>. Taner, her zaman beyaz zemin üzerinde mavi renkte oniki punto Times New Roman ve illa da Keith Jarrett'ın Gurdjieff yorumları eşliğinde okunmak isteyen bir adam olsun. Taner'i bir imgeç olarak öyle tanımlarız ve o isterse bir Arafiyan tartışmasında konuşuyor, isterse bir makalede yorumlarını sunuyor olsun, sizler onu her zaman o renkte, o puntoda ve o müziğin eşliğinde okursunuz. Daha fazlasını da yapabilir ama Taner: sözgelimi satırlarını okumak isteyenlerin, önce kendi veri tabanından rastgele seçilmiş bir sinema tarihi sorusunu doğru olarak cevaplandırmalarını isteyebilir ve sizde o cevabı doğru olarak veremediğiniz müddetçe Taner'in satırlarını tarayıcınızda göremezsiniz. Veya yine diyelim ki Taner oniki punto maviden bıktı ve artık sekiz punto lacivert okunmak istiyor. Güzel. İnternet'in en ücra köşelerine kadar yayılmış olabilecek Taner yazıları, bir kaç klavye darbesiyle merkezi olarak değiştirilebilir - artık mavi Tanerleri arayın ki bulasınız. 

Yalnız ... bir şey var. 

Ben sizlere bu oyunları anlatıyorum anlatmasına da, XML esasen Taner'in keyfinin veya benim tahayyülümün hizmetinde olmak üzere geliştirilmiyor. İnternetin başlı başına bir sanayiye dönüşme sürecinde, manavları milli devletlerden, rakip işletmeleri birbirlerinden ayıracak, web sitelerinin derinlemesine gelişmesini ve uzmanlaşmasını destekleyecek, ağın işlevsel tekdüzeliğini parçalayarak hakiki anlamda uygulayımsal ve kıran kırana bir rekabeti devreye sokacak yeni bir aşamaya giriyoruz aslında. XML ile bir kısım web sayfaları artık, yeniden üretilemez kullanıcı arayüzlerine dönüşeceklerinden, webin "avamı" ve "seçkinleri" de kalıcı olarak ayrışmış ve internetin bir zamanlar içerdiği eşitliğin son kırıntıları da tarihe karışmış olacaklar. 

Bütün bunlara tasarımcılarınızın kötü emelleri neden olacak - benim değil ama bakın, ben, artık biliyorsunuz ki X sesinin peşindeyim sadece. Bir gün bir yerde bir XML görürseniz ve bu size tuhaf bir şekilde Mahmutpaşa'yı hatırlatırsa eğer, evet, evet, yanılmadınız, işte o ... 

Dostlukla
Özcan Özbilge


Kaynak : Araf Dergisi Ağustos 1998



1 Temmuz 1998 Çarşamba

Yok Yahoo! - Özcan Özbilge


Yok Yahoo! / Özcan Özbilge
Temmuz 1998 

Çok zamandır hesaplamaya çalışıyorum: Bir internet mevsimi kaç dünya yılına eşittir? Bir gözlem aralığı seçiyorum önce kendime, diyelim ki 1998'in ilk altı ayı. Sonra süreci izlemek üzere bağımsız değişkenlerimi belirliyorum; cebimde sağlam bir kuramsal çerçeve. Yöntemimin muhtemel yetersizliklerini araştırmayı da ihmal etmiyorum pek tabii. Bendeki de akıl işte, biraz eski anlayacağınız, çocukların kuram ve yöntem gibi şimdi modası geçmiş şeylerle büyüdükleri zamanlardan kalma bir şey. Bir işe yaramıyor ama. Gözlediğim şey, seçtiğim aralık sona ermeden buharlaşıyor; geriye kalansa bir hezeyanlar tortusundan başkaca bir şey değil. Her zaman tekrarladığım bir ifade vardı: Avrupalıların takvimiyle "budalalığın yüzyılını" kapatıyoruz. Şimdi söylemeye çok da gönüllü değilim ama, şeytan da dürtüyor işte: Biz galiba, değerli dostlarım, budalalığın yüzyılından lavukluğun onyılına geçmek üzereyiz.  Onyıl dedim, zira önümüzdeki yüzyıla en fazla o kadar ömür biçebiliyorum, dünya yılı cinsinden, evet öyle. 

Geçtiğimiz yıl bu aylarda internetin sivri zekaları "push" ile yatıp "push" ile kalkıyorlardı. Bilmeyenler bu "push" da ne ola ki diyecekler ya, şimdi artık esamesi okunmayan bir şeyi anlatmaya değer mi, bilemiyorum. Servetler yatırıldı, bilgisayar başında hamburgerli ömürler tüketildi, hisse senetleri kapışıldı, ağın iki büyük oyuncusu Microsoft ve Netscape geç farkettikleri bu oyunda geri kalmamak için araştırma-geliştirme kaynaklarından (hangi ölçekte bakarsanız bakın) muazzam hacimleri mevcut ürünlerine "push" uygulayımını katabilmek için ayırdılar. "Push" uygulayımı esasen basit ve tanıdık bir fikrin ürünüydü: bildiğimiz web sayfaları-ürünleri internetin bir noktasında (okuduğunuz bu makale gibi) askıya çıkarılmak yerine, doğrudan okur-tüketirin bilgisayarına gönderilecekti. Yalın ve tek bir web sayfasını bugün internette bir yerden bir yere göndermek e-postayla da mümkün, ancak dizgesel bir biçimde birbirleriyle ilintilendirilmiş çok sayıda karmaşık web sayfasını okurun bilgisayarında her sabah yeniden tesis etmenin yüklü bir maliyeti var. Bu maliyeti ne okur-tüketirler ne de reklamcılar ödemeye yanaşmayınca, "push" furyası hüsranla sona erdi. Sermayeler eridi, iflaslar edildi, saçlar başlar yolundu, işler kaybedildi. 1997'de yıldızı parlayan iki düzine yeni girişim ardarda kapandı; ayakta kalan iki işletmeyse faaliyet alanlarını değiştirmeye çalışmaktalar. O arada biz de "push" lafını Türkçeye çevirme zahmetinden kurtulmuş olduk. Şimdi bu lafı nasıl çevirirsiniz Allah aşkına: "it" deseniz bir türlü, "ittir" deseniz bir türlü. 

Bu yılın furyası da kopalı bir kaç ay oluyor: "portal". Yine servetler yatırılıyor, hisse senetleri uzaya fırlıyor, bir bardak internette fırtınalar kopuyor. Bana sorarsanız bu furyanın ömrü de bir dünya yılına sığar. Diyeceksiniz ki, "push furyasını takip ettin, ondan yola çıkarak böyle bir tahminde bulunuyorsun".  Yok yahoo! Sallıyorum sadece. Alem sallaya sallaya dünyayı yürütüyor, ben de bir makalede biraz sallayayım istedim işte. Neyse uzatmayayım, "portal" ne demek, ona geçiyorum. 

Efendim, webin bir metaforu derya denizdir ya ... siz de bu makaleyi okumak için, kimbilir dünyanın neresinden, o deryada "seyir" veya "sörf" ederek geldiniz. Bildiğimiz üzere, her seyrü seferin başladığı bir de liman vardır: tarayıcınızı açtığınızda karşınızda bulduğunuz veya bulmasanız da enginlere açılmak niyetiyle ilk tıkladığınız sayfa. İşte bu yılın fırtınası yola çıktığınız ve "portal site" ya da kısaca "portal" dedikleri o limanın mülkiyeti üstünde kopuyor. Bu sayfayı elde eden pazarlamacılar sadece gözünüze ilk kaçacak reklamın gelirini toplamakla kalmayacaklarını, nereye gideceğinizi de belirleyeceklerini düşünüyorlar. Yani öyle bir derya bekliyor ki sizleri orada, nereye gitseniz reklam tabelaları ve sanal dükkanlar ... ne heyecan, ne macera! Webin bir metaforunun da örümcek ağı olduğunu unutmamak gerekiyor. 

Pazarlamacılar, okur-tüketirlerin ezici bir çoğunluğunun, tarayıcılarını açtıklarında ne istediklerini tam olarak bilmedikleri veya ne istediklerini bilseler dahi istedikleri şeyi nerede bulacaklarına dair hiç bir fikirleri bulunmadığı gerçeğine güveniyorlar. Yine, faaliyetlerine bir kaç yıl önce "arama" hizmetleri vererek başlamış olan ve çeşitli yan hizmetlerle sunumlarını zenginleştirerek bugünkü "portal" savaşlarının başlıca oyuncularına dönüşen Yahoo!, Excite, Alta Vista, Lycos, Infoseek ve benzeri sitelerin tüketici kitlelerini yönlendirebildikleri ve kullanıcılarda davranış alışkanlıkları yaratabildikleri de ispatlandı. Ancak bana sorarsanız, bu umumi sitelerde oluşan yığılmanın asıl nedeni ağ sakinlerinin çoğunluğunu "öğrenme safhasındaki" kullanıcıların oluşturmasıdır. İnternet yılda en az bir kez katlanarak büyümesini sürdürdüğü müddetçe, - ki bugüne değin yılda bir kaç kez katlanarak büyüyebildiğini gösterdi - ağ nüfusunun çoğunluğunu her zaman "öğrenme safhasındaki" kullanıcılar oluşturuyor olacaktır.

Portal pazarlamacılarının yanılgısı, öyle görünüyor ki, umumi sitelerdeki yığılmayı internette harcama yapmaya hazır bir tüketici kitlesine işaret olarak okuyor ve bu sitelerin okur-tüketirlerde yaratmış oldukları davranış alışkanlıklarının bir çeşit "site bağlılığını" da içerdiğini varsayıyor olmalarıdır. Oysa ki bu alışkanlıkların taşınmaz olduklarını gösteren hiç bir belirti yok ortalıkta. Benim kendi çevremde izlediğim örnekler - ki bunların çoğu interneti özel veya mesleki etkinliklerinin yararlı bir gereci olarak değerlendiren ve günde en az bir kaç saat ağa bağlı kalan yetişkinler - seyir tecrübesi kazanan kullanıcının umumi amaçlı siteleri hızla terkederek belirli bir konuda veya üründe uzmanlaşmış sitelere, yani aslında ağda sunulan içeriğin asıl sahiplerine yöneldiğini gösteriyor. Ağda hakiki bir tüketici gibi davranan, diğer bir deyişle gördüğü reklamı bir seçim olanağı gibi değerlendirebilen veya doğrudan ağ üstünden harcama yapmayı benimsemiş kitlenin ağırlıklı olarak bu alışkın ve deneyimli kullanıcılardan oluştuğunu düşünebiliriz sanıyorum. Yine de yaşadığımız düzenin esastaki işleyişini akıldışı belirlediğinden, gerçekteki gidişatı görebilmek için, "portal"  savaşlarının önümüzdeki yıl boyunca kıran kırana yaşanmasını ve bitmesini beklemek gerekiyor. Meraklısı için fakat, izlenmeye değer ve eğlenceli bir tiyatronun gösterimde olacağını şimdiden söyleyebiliriz. 

Tarayıcısını bedava dağıtmaya zorlanarak önemli bir gelir kaynağını yitiren Netscape'in "portal" savaşlarına katılmasıyla şenlenen piyasanın şu sıralardaki yıldızı Yahoo! Geçtiğimiz Haziran ayında günde ortalama 115 milyon sayfa teslimi (page delivery) gerçekleştirdiğini iddia eden ve üç yıllık faaliyetinin ardından ilk kez bu yıl cılız bir karlılık sergileyebilen bu işletmenin hisse senetleri, yaşlı kapitalistlere "ne oluyoruz?" dedirtecek şekilde tavanları deliyor. İnternet, internet olduğundan bu yana çok palavra gördü ama, bana sorarsanız, Yahoo! internetin palavra tarihinde yeni bir çığırdır. İlk açıldığında işime yaramış olduğunu hatırlıyorum - çok zaman oluyor ki uğramıyordum, zira Yahoo'nun ekranıma döktüğü yarısı çoktan geçersizleşmiş diğer yarısıysa işe yaramaz yanıltmalardan oluşan bağlantılara ihtiyacım olmuyordu. Bu yazıyı yazmaya niyetlendiğimde gidip şöyle bir gezindim, izlenimlerin eskimiş olabilir düşüncesiyle. Gerekli bir vakit kaybı oldu benim için. Eğer internette seyrederken illa da umumi bir arama sitesi kullanacaksanız ama - benim tavsiyelerim WebCrawler ve Northern Light

Dostlukla
Özcan Özbilge


Kaynak : Araf Dergisi Temmuz 1998



31 Mayıs 1998 Pazar

devrim.com kaç para eder? - Özcan Özbilge

 

devrim.com kaç para eder? / Özcan Özbilge
Mayıs 1998  

Sizlere bu yazıda züğürt emlak simsarı U'nun maceralarını anlatacaktım. Lakin kısmet olmadı. Ben yazıyı kaleme alana kadar geçen iki haftada, U hevesle girmiş olduğu piyasadan çekildi. Tabii, internet hali bu, belli olmaz. Yarın, bir de bakmışsınız, bizim U bu kez cebine biraz da sermaye koymuş olarak INTERNIC caddesini yine arşınlıyor. 

Internic de nedir diyeceksiniz, anlatayım: İnternetin comnet ve org alanlarından ad verme yetkisi tüm dünyada bir tek bu kuruluşta bulunuyor. Internic bu yetkiyi ABD yönetimini temsilen kullanıyor. 1992 sonlarında çok ortaklı bir kamu hizmeti şeklinde oluşturulan bu kuruluşun hisseleri zamanla ortaklardan sadece birinin, Network Solutions şirketinin elinde toplanmış. Internic'in tek bir şirketin denetimine geçmiş olmasının, şu sıralar, Kuzey Amerika ve Avrupa'nın idari çevrelerinde yoğun tartışmalara yol açtığı görülüyor. 

İnternette kullanılan en üst düzey alanların sadece comnet ve org'dan ibaret olmadığını biliyoruz. Yüksek öğretim kurumlarının kullandığı edu alanı ve 120 civarında ülkeyi temsil eden ulusal alanların kimileri (tr - Türkiye, uk - İngiltere, de - Almanya, fr - Fransa vb.) sanal gündeliğimizden aşina olduğumuz kısaltmalar. Ne var ki olayların gidişi, önümüzdeki yıllarda ulusal alanların hızla önemsizleşeceklerine işaret ediyor. Kaydadeğer büyüklükteki tüketici kitlelerini yönlendirebildiklerini kanıtlayan (Yahoo, Lycos, Hotbot vb.) merkezi arama ve rehberlik hizmetleri bir yandan cazibeli alışveriş mekanlarına dönüşürken, diğer yandan internet sakinlerinde şimdiden yaratmış oldukları davranış alışkanlıkları ve algı koşullanmaları aracılığıyla sanal isim pazarını büyük oranda belirliyorlar. Tüketicilerin internetin tümünde, benzer ürünlere ya da içeriklere göndermede bulunan web sayfaları arasında, alan adına dayanarak seçim yaptıkları her durumda, öncelikle comnet ve org alanlarını seçtikleri gözlemleniyor. Bu davranış kalıplarının yerleşmesinde, arama ve rehberlik hizmetlerinin izledikleri siyasetlerin yanısıra, Network Solutions şirketinin bu alan adlarının benimsenmesi yolunda yaptığı muazzam reklam ve tanıtım yatırımının da payı olduğu öne sürülüyor. Uzun yıllar ağırlıklı olarak ABD kuruluşlarına alan adı tahsis etmiş olan Internic, 1997 başlarından itibaren dünyanın diğer bölgelerinden yaptırılan alan adı kayıtlarının çığ gibi büyüdüğünü ve 1998'de beklenen toplam yeni tahsislerin yarısından çoğunun ABD dışından olacağını tahmin ettiklerini bildiriyor. Önümüzdeki yıl içersinde tekel konumunu yitireceğini bilen ve önündeki kısa zamanı sürümünü arttırmak üzere kullanmayı hedefleyen Network Solutions, yeni isim tahsislerine uygulanan ek bir kesintinin de mahkeme kararıyla kaldırılması üzerine, 1 Nisan 1998'den itibaren Internic alan adlarının yıllık kirasını 35.- ABD dolarına düşürdü ve tahsisat işlemlerini kolaylaştırdı. 

Alan adları, aslına bakarsanız, kullanıcıların kolaylığı için düşünülmüş göstergelerden başkaca şeyler değiller, zira internette gerçek adresleme IP (İnternet Protokolü) de denilen sayısal bir düzenleme aracılığıyla gerçekleştiriliyor. Sözgelimi at (Avusturya) ulusal alanında görünen bir internet sayfasının, gerçekte Tayvan'da veya ABD'de bulunan bir bilgisayarda konuşlanmış olması mümkün. Internic'den alacağınız bir alan adını hemen kullanmak zorunda da değilsiniz. Dilerseniz yüzlerce, binlerce alan adının tahsisini alıp sanal emlak simsarlığına girişebilirsiniz. Geçerli isim hakları uygulamalarını çiğnememeniz koşuluyla her türlü internet isminin alım satımını yapmanız, kiralamanız ve hatta ortak kullanıma sunmanız yasal olarak mümkün. Bu işin son derece gelişmiş bir piyasası da var: kimilerince Internic caddesi (özgün: Internic Avenue) adı da verilen bu piyasada hemen hergün sayısız internet ismi bir kaç bin ila bir kaç milyon ABD doları arasında fiyatlarla el değiştiriyor. İngilizce sözlüğün neredeyse boydan boya tapulanmış olduğu şu günlerde en hızlı gelişen emlak ticareti diğer dillerin getirisi yüksek sözcükleri çevresinde dönüyor. Türkçe sözlüğün de bu ticaretten payına düşeni alması kaçınılmaz görünüyor. 

Türkçe internet henüz başlıbaşına bir pazar oluşturmanın çok uzaklarında. Bununla birlikte bir takım simsarların Türkçe sözlüğü sayfa sayfa satın almaya başlamış oldukları da bir gerçek. Şu isimler, sözgelimi, şimdiden emlakçıların ellerine geçmiş ve uygun fiyatlardan alıcılarını bekliyorlar: emlak.com, sermaye.com, birikim.com, rehber.com, antalya.com, izmir.com, eleman.com, araba.com, nakliye.com, hediye.com, kahve.com, kredi.com, giyim.com ve yine okul, sanat, sinema, hizmet, lokanta şeklinde uzayıp giden yüzlerce sözcük... Yazının sonuna eklediğim Internic veri tabanı çıktılarında (bazılarını çok eğlenceli bulacağınız) yeterli sayıda örnek bulunduğundan, bu bölümde daha fazla isim sayıp dökmeden kendi değerlendirmelerime geçersem: Internic'den Türkçe isim toplayan en önemli iki oyuncunun Unimetal ve SuperOnline şirketleri olduğu görülüyor. Bu iki şirket kullanım değeri yüksek çok sayıda Türkçe sözcüğü pek erken tarihlerde üzerlerine geçirmişler; üstelik bunların bir kısmını başarıyla da satabilmiş veya kiralayabilmiş oldukları görülüyor. Daha az sayıda ismi ellerinde tutan bir kaç tane "bilgi-işlem hizmetleri şirketi", adreslerini Bilkent'te göstermiş olan beş altı tane adı duyulmamış (büyük ihtimalle paravan) şirket, yine Bilkent adresli özel şahıslar (bunların arasından kimliklerini araştırdıklarımın hepsi öğretim üyesi çıktılar) ve bir de Dr. Mehmet Kahevci adında ABD adresli bir özel şahıs: Bu şahıs özellikle kent isimlerine ve ünlü şirketlerin adlarına düşkünlüğüyle dikkati çekiyor; üzerine geçirdiği isimlerin bir kısmının kendisine gelir yerine altından kalkılmaz tazminat ve isim hakkı davaları olarak döneceğini şimdiden söyleyebiliriz. 

Bilkent'ten yaptırılan alan adı tahsislerinin pek çoğunun bu yılın hemen başlarında kayda geçirildiği görülüyor. Bu tahsislerin kira faturalarının bir çok örnekte ödenmemiş olmasının da dikkat çeken bir başka ortak özellik olduğunu söyleyebiliriz. Internic tahsis ettiği bir alan adının faturasının ödenmesi için müşterilerine (kira anlaşmasında 30 gün olarak belirtilmesine rağmen, uygulamada) 60 gün süre tanıdığından, cebinizden beş kuruş harcamadan arzu ettiğiniz sayıda ismi iki aylığına üstünüze kaydettirebilirsiniz. İki aylık süreniz dolduğunda, mesela posta adresinizde küçük bir değişiklik yaparak aynı isimleri (boş kaldıkları kısa sürede başka birisi tarafından kapılmamışlarsa) yeniden ayırtabilirsiniz. Yıllar önce ABD'de de oynanmış bu züğürt oyunu anlaşılan bu sıralar Bilkent'te sahneye konuluyor. 

İşte bizim U da Bilkentli züğürt simsarlardan biri - bu yazıyı U'nun akledip devrim.com ismini (başka yüzlerce isimle birlikte) iki aylığına üstüne geçirmesine borçlu olduğumuzu belirtmeliyim. Geçtiğimiz ay, Araf'ın yeni alan adını kaydettirmek üzere uğradığım Internic veri tabanında merakla gezinirken, devrim sözcüğünün comnet ve org çeşitlemelerinin tümünün ayırtılmış olduğunu görmeseydim, bu konuyu daha fazla araştırmaya herhalde niyetlenmeyecektim. Türkçe sanal emlak simsarları, ihtimal, benim Internic veri tabanında bulup da çıkardıklarımdan ibaret değil - lakin burada saydıklarımın işbaşında oldukları aşikar. U da dahil olmak üzere, seçtiğim dört oyuncuya birer mektup yazarak, ellerinde tuttukları alan adlarıyla ilgilendiğimi yazdım. Üçünden kısa sürede cevap geldi, dördüncünün e-posta adresi geçersiz çıktı. Herhalde bir yaşınıza daha gireceksiniz ama (yani ben - ki kendimi internetteki gelişmeleri günü gününe izliyor sayarım - gelen cevapları okurken bir yaşıma daha girdim) U henüz kirasını dahi ödememiş olduğu devrim.com adını bana satmaya kalkıştı. Bu mektuplaşmaların birer nüshasını yazının sonunda bulacaksınız. 

Başlığımızı şimdi bir kez daha tekrarlarsam: devrim.com para eder mi? Diğer bir deyişle Türkçe sanal emlak piyasasının imkanı var mıdır? Bugün için konuşacaksak eğer, evet! Yani, öyle ki, Türkçe internet kullanıcısının belkemiğini, daha önümüzdeki bir kaç yıl boyunca, dünya toplumlar tarihinin görüp göreceği en özenti ve en şaşkın zümrenin, adıyla anmak gerekirse, 90'lı yılların yeniyetme İstanbul burjuvazisinin oluşturacağını düşünürsek, bu piyasanın imkanı vardır. Zira bunlara, devrim.com değil, budala.com adresini dahi sunsanız, sırf içinde tr kısaltması geçmediğinden, mutlaka ziyaret edecek ve kolay kazanılmış dolarlarını duyarsızlığın ve tatminsizliğin yarattığı o acayip ihtiyaç duygusu içersinde biraz da orada bırakacaklardır. Bu nedenle Türkçe anlam taşıyan Internic alan adlarının önümüzdeki bir kaç yıl zarfında dar bir çevrede ticaret konusu olacağını söyleyebiliriz. Ne var ki bu ticaretin uzun dönemde pek bir anlam taşımayacağını da eklemem gerekiyor, zira Türkçe internet kaydadeğer büyüklükte tüketici kitleleri üretene kadar geçecek olan sürede, internet alan adları en az bir kaç kez yeniden düzenlenmiş ve bugün para yatırılan comnet ve org alanları tercihli konumlarını büyük oranda yitirmiş olacaklar. 

Buna rağmen, ben derim ki, eğer yılda 35.- ABD dolarını harcayacak imkanınız varsa, hemen hiç vakit kaybetmeden, gidip Internic'den kendinize bir alan adı almalısınız. Sevdiğiniz bir kavram ya da özel isim, sömürülmesini istemediğiniz bir deyiş ya da nida, müstehcen ya da şöven içeriklerle ilişkilendirilebilecek bir sıfat ya da eylem olabilir bu. Tahsisini alacağınız alan adını bugün ne yapacağınızı bilmiyor olsanız dahi, yarın o sözcüğün nasıl değerlendirilmesi gerektiğine bizzat karar verme imkanına sahip olacaksınız. Internic, yayın çevrelerinde network-seven adı verilen (toplu iletişim kuruluşlarının hiç bir şekilde yayına geçirmeyeceği) yedi İngilizce müstehcen sözcük dışında hiç bir isim tahsisini gönüllü olarak denetlemediğinden, sömürüye açık sözcüklerin korunması pek çok durumda özerk toplum kuruluşları veya sıradan yurttaşlarca üstlenilmiş [*]. Bizde de böyle olabilir. Bu yazıyı neden kaleme almış olduğumu açıklıkla anlamış olan okurlarıma hayırlı alışverişler dilerim. 

Dostlukla 

 
Notlar ve Ekler 

[*] Bu durum tr alanındaki isimler için söz konusu değil. Bizde uygulayım da yasaklarla ve yetkilerle denetlendiğinden tr alanında isim tahsisini üstlenmiş olan ODTÜ'ten, sözgelimi budala.com.tr şeklinde bir isim tahsisi yaptırmanız pek ihtimal dahilinde görünmüyor - yine ama bazı tahsis başvurularınızın sonunda kendinizi nöbetçi DGM'nin huzurunda bulmanız da pekala mümkün.

Ek-1: Bilkent posta adresli BarterNic şirketinin ödenmiş/ödenmemiş alan adı tahsisleri.

Ek-2: Bilkent posta adresli NetSecure şirketinin çoğunun faturası ödenmemiş alan adı tahsisleri (ilk 256 kayıt).

Ek-3: SuperOnline şirketinin ödenmiş alan adı tahsisleri.

Ek-4: Unimetal şirketinin ödenmiş alan adı tahsisleri.

Ek-5: Dr. Mehmet Kahevci adına alınmış alan adları (neredeyse tümü ödenmiş) - bu liste olaylara gebe!

Ek-6: Bilkent posta adresli U'nun (bu yazı yayına hazırlanırken artık geçersizleşmiş olan) ödenmemiş alan adı tahsisleri (ilk 256 kayıt).

Ek-7: Yazışmalar


Kaynak : Araf Dergisi Mayıs 1998


1 Mart 1998 Pazar

Tarayıcı Savaşları ve Türkçe - Özcan Özbilge


Tarayıcı Savaşları ve Türkçe
Özcan Özbilge / Mart 1998 

İnternet gerçekliğin en kısa ömürlü olduğu mekanlardan biridir. Hayat parçacıklarının alışkın olmadığımız bir hızla el değiştirip yeni gerçekliklerinin üretiminde istihdam edildiğine son kez, sinemayla tanıştığımızda şaşırmış ve internet bizleri sinemadan sonra dahi şaşırtmayı başardığında, perdeye bir adım daha yaklaştığımızın ayırdına varamamıştık. Öyle görünüyor ki ileri sanayi dünyasının naçiz kölesoyluları - mühendisler ve pazarlamacılar - her gün ruhlarını üfleyerek beden kazandırdıkları bu ortamın giderek kendi ölümlü bedenlerini sarıp sarmaladığının hala farkında değiller. 

İki yazılım üreticisi - Microsoft ve Netscape - hızla büyüyen bir pazarın kavgasında kıyasıya kapışırlarken yanakları adrenalinden al al olmuş internet muhabirleri her sabah hangi WEB tarayıcısının kaça kaç önde olduğunu e-posta kutumuza yetiştirmekteler. Kimi yorumcuların gözlerinden yaşlar süzülüyor, kimilerininse kalemlerinden kanlar damlıyor. Ekranımı dolduran İngilizce sözcük kalabalığı üzerinde göz gezdirirken, bazen bizim büyük basının tatlı suda ahlak ve özgürlük mücadelesi veren köşe yazarlarını okuyormuşum hissine kapılıyorum. Lakin ne denli kısa ömürlü olursa olsun, gerçekliğin dünyada bir izi olduğu muhakkak - yolumuza bu izleri inceleyerek devam ediyoruz. Korkunç tarayıcı savaşlarını kim kazanırsa kazansın - bizim uğraşımız Türkçe'nin bu sanal ortamda beden kazanmasına katkıda bulunmak. Kibar ve sakin - çıkarlarımızı gözetiyoruz. 

Tarayıcı savaşlarından şu aşamada karlı çıkanlar bizleriz. 1997'nin sonuna doğru piyasaya sürülen dördüncü nesil tarayıcılar internette önümüzdeki yıllarda beklenen büyümenin önemli bir kısmına kaynaklık edeceği anlaşılan uluslararası pazarın ihtiyaçları gözönüne alınarak tasarlandıklarından, Türkçe WEB yayıncılığının önündeki en büyük engeli - alfabe sorununu - ortadan kaldırdılar. Gerek Netscape Communicator (Navigator) 4 gerekse Microsoft Internet Explorer 4 özel ayarlamalara gerek duyulmaksızın, ISO standartına uygun olarak hazırlanmış Türkçe WEB sayfalarını büyük oranda doğru çözümleyerek gösteriyorlar. Büyük oranda diyorum zira en azından Microsoft'un tarayıcısı ISO standardına bütünüyle uymuyor, lakin uyuyormuş gibi yapıyor. 

Sakinleri bilirler, yüksek uygulayım şirketleri iki türlüdür: mühendislerin pazarlamacılara hizmet ettiği şirketler, pazarlamacıların mühendislere hizmet ettiği şirketler. Microsoft-Netscape rekabetinin en traji-komik sahnelerinin tüketici karşısında değil de bizzat bu şirketlerin çalışanları veya iş ortakları arasında yaşanması bu rekabetin bir yandan çok eski ve derin zümreiçi çatışmalarla örtüştüğüne işaret ediyor. Bir mühendisin Microsoft'un ürünlerini beğenmesi (eğer bizzat Microsoft'a veya bu şirketin bir iştirakine çalışmıyorsa) mesleki nitelikleri hakkında şüpheler uyanması için yeterli bir veri sayılır. Diğer yandan Netscape'in bu savaşı kazanma ihtimali olduğunu söyleyen pazarlamacıya (eğer Netscape'e veya ortaklarından birine çalışmıyorsa) deli gözüyle bakılır. Gerçekten de piyasaya sundukları ürünlerine bakarak Microsoft'un pazarlamacıların, Netscape'in ise halen daha mühendislerin hakimiyetindeki şirketler olduklarını söyleyebiliriz. Mühendis şirketlerinin ürünleri, yapmaları gereken işi becerilerinin sınırlarına ulaşıncaya değin layıkıyla yapar ve o sınıra ulaşır ulaşmaz iflas veya istifa ederler - bu sınırı mühendisin hayal gücü ve tasarım olanakları tayin eder. Pazarlama şirketlerinin ürünleriyse becerilerinin ötesinde vaatlerde bulunur, iki tökezler bir yuvarlanır, fakat su üstünde kalmayı bir şekilde başarır ve vaatlerini yerine getiremediklerinde işi pişkinliğe vururlar - bu pişkinliğin derecesini pazarlamacının gözükaralığı ve rekabetin aciliyeti belirler. 

Kuşku yok ki gerçeklik sanal da olsa bu denli ak kara değil, sonuç itibarıyla Netscape'in pazarlamacıları, Microsoft'un da mühendisleri var. Ne var ki bu satırları okuyan Internet Explorer 4 kullanıcıları farelerini ekranın hemen solundaki düğmeler üzerinde gezdirdiklerinde görecekler ki, düğmelerin üzerinde beliren küçük kutucuklardaki yardımcı bilgileri Türkçe okuyamıyorlar. Çok önemli bir nokta olmayabilir, fakat biz o kutucuklar da dahil olmak üzere, bu dergideki en önemsiz ayrıntıları dahi size Türkçe gönderebilmek için - ciddiye aldığımız - bir çaba içersindeyiz. Aynı şekilde giderek daha fazla yayınlama arzusu duyduğumuz deneysel metinlerde kullandığımız kimi javascript çıktıları da yine Internet Explorer 4 kullanıcılarına Türkçe harflerle ulaşamıyor. Communicator (Navigator) 4 ise Türkçe harfleri tüm bu ayrıntılarda layıkıyla gösterebiliyor. 

Gerek Netscape'in gerekse Microsoft'un dördüncü nesil WEB tarayıcıları bedava dağıtılıyorlar - bu kısa ömürlü gerçekliği değerlendirerek, mutlaka bir tane edinmelisiniz. Hayır, bedava sirke baldan tatlı olduğu için değil. Korkunç tarayıcı savaşlarını kazanan taraf, internet sakinlerine bugün bedava dağıttığı ürünün faturasını yarın zaten toptan bir meblağ olarak takdim edecek. O gün geldiğinde, ödemenizi yaparken "bari kullanmış olsaydım" şeklinde hayıflanmazsınız. 

Dostlukla 
Özcan Özbilge



Kaynak : Araf Dergisi Mart 1998

30 Haziran 1997 Pazartesi

FRESA Y CHOCOLATE (Modern Sodom'un Kalbine Bir Deneme / 2) - Özcan Özbilge


Özcan Özbilge
Sayı : 10 / Haziran 1997

"Fresa y Chocolate"
(Modern Sodom'un Kalbine Bir Deneme / 2)

[d1] İlk modernler tarafından isabetle keşfedilmesinden bu yana, insanlararası çoklu ilişkilerin başlıca çerçevelerinden birini oluşturagelmiş "toplum ve birey çelişkisinin", kapitalist ilerlemenin bir güç kaynağı olarak işlevini yitireceği günlerin eşiğindeyiz. Yakın geçmiş zamanların başlıca tekil öznesi "modern birey", bir kaç yüzyıldır kimi zaman omuz omuza kimi zaman göğüs göğüse kader birliği etmiş olduğu kapitalist işleyişin kendisinin varlığını gereksinmediği bir aşamaya ulaşmış olması sonucu şaşkın ve yurtsuz; öyle ki, sahneden, buhar makinesinin yanındaki şerefli yerini almak üzere, artık inmesi gerektiğini anlamakta güçlük çekiyor. Kederliyiz. Lakin, modern bireyin, tarihin alışkın akışında oldukça erken geldiğini söyleyebileceğimiz sonunun, bir başka insanın başlangıcı olduğunun da bilincindeyiz. Göğüs kafeslerimizi süsleyen o ebedi karanfilin ışığında, Herakleitos'un [d2] ırmağına bu kez kimin yıkanmaya ineceğini merak ediyoruz. Yüzünü seçebilecek miyiz?

Kısa ömrünü kişiliği ve benliği arasında beynamaz geçirmiş olan modern birey, insani varoluşun tekil ve toplu olarak ikiye bölünmesiyle başlamış olan uzun bir evrim sürecinde, "kendini böyle bir ikilikte bilen" insan tekinin, ulaşabileceği en son yetkinlik düzeyini temsil etmektedir. Öte yandan, kendini tekil ve toplu bir ikilikte bilmenin, insanoğluna geniş ölçekli maddi kazanımların yolunu açan bir ruhsal-dilsel uygulayım olarak keşfinin, tarihi-kültürel uzamda köleliğin icadı ve kadın hukukunun yıkılışıyla örtüşmüş olması gerektiğini biliyoruz. İşlevselliğin ve cinselliğin tarihlerinde, birbirleriyle ilintili önemli sıçramaların kaydedildiği ve örgütlü tahakküme dayalı köleciliğin başat üretim düzeni olarak yerleşmesi sonucunu yaratan uzun dönüşümler çağının, yazının kurumsallaşmasıyla birlikte nihayete erdiğini gözönüne alırsak, eski dünya insanının kendini bilirken başvurduğu yerleşik ruhsal-dilsel uygulayımların, altı ila yedi bin yıldır esasta her hangi bir değişime uğramamış olduklarını söyleyebiliriz. [d3] Bir başka şekilde söylemek gerekirse, varoluşsal tarihimiz M.Ö. 4000'lerden bu yana, duyuşsal ve düşünsel bilincin, bedenle doğrudan komşuluk eden en alt katmanında, derin bir durgunluk veya - artık adını koyarsak - bir "düzen" kaydetmektedir. İnsani varoluşun toplumsal ölçeklerde bir tanzimi, kılgıda, hakim hukukun merkeze aldığı cinsin varoluşunun araçsallaşması dolayımıyla geçerlilik kazandığından, burada tarihini hikaye ettiğimiz eski dünya insanının, büyük oranda erkeklerden oluştuğu (lakin yalnızca onlardan oluşmadığı) açıktır. Kadınlar, artık unutulmuş bir çağdan bu yana özerk bir hukuka sahip olmadıklarından, bu en eski düzenin, mutlak ve kuşatıcı şiddetine hedef olmakla birlikte, ruhsal-dilsel tahakkümünün (göreceli olarak) dışında kalmışlardır.


Kipsel ve Ölçübiçimsel

Kendini bilmenin kılgısal süreci olarak bilinç, yaşanmakta olan her anın, insan tekinin o anın öncesindeki tüm yaşanmışlıklarının aynasında bir görülüşünü ve (ama aynı zamanda bir de) gösterilişini içerir. Maddi dünyayla kurmuş olduğumuz ilişkilerimizin belirli bir an içersindeki hallerini, yaşanmışlıklarımızın aynasına düşürmeksizin okuyor olsaydık, bilinçli eylemlerimiz, nedenselliklerini ya da erekselliklerini, bu ilişkilerin andan ana değişebilen kiplerine bağlı olarak kazanan basit işleyişler olarak düşünülebilirdi. Böyle bir durumda, ayrı ayrı insan teklerinin, aynı yaşantı kiplerini paylaştıkları oranda, aynı düşünsel ve duyuşsal bilinçlere sahip olacaklarını, diğer bir deyişle, dünyayla ilişkilerinin kipsel benzerlikleri oranında, bilinçli eylemlerinin aynı nedensellikleri ve ereksellikleri taşıyacağını söyleyebilirdik. İnsanlar, neyse ki, maddi dünyayla ilişkilerinin belirli bir an içersindeki hallerini, başka başka yaşanmışlıkların aynalarından okumaktadırlar. Lakin, insan teklerinin, özgün yaşanmışlıklar geliştiremedikleri oranda, dünyayla kurdukları ilişkilerin kipsel benzerliklerine mahkum oldukları da bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır.

Marx, Alman İdeolojisi'nde, bilincin oluşumunu incelerken, henüz daha iki insanın cinsel birleşmesinde ortaya çıkan işbölümünü, maddi dünyayla ilişkilerimizin kipsel bir koşullayıcısı olarak saptar. [d4] Üretim düzenindeki değişimler, düşüncelerimiz ve duyuşlarımız üzerindeki belirleyiciliklerini, iktisadi işbölümünün dayattığı kipsel yaşantıların hayatlarımızı özgün yaşanmışlıklarımızın aleyhine işgal etmesi dolayımıyla kazanmaktadırlar.Alman İdeolojisi'nin ilerleyen sayfalarında, Marx, uygar toplumun (Alm. bürgerliche Gesellschaft, İng. civil society [d5]) işleyişinin bütünlüklü bir resmini çıkarır ve ideoloji olgusunu kültürdeki tezahürüyle aktarırken [d6], bu işleyişin kısır döngüsünden çıkış umudunu, bireylerin kendi varoluşlarını, biçimlendirici maddi ilişkilerin cenderesinden çekip kurtarabilmelerinde gördüğünü belirtir. İşlerlikteki toplumsal düzenin bedenimize biçtiği kipsel varoluşa teslim olduğumuz oranda, düşünce ve duyuşlarımız da, içinden geldiğimiz sınıf veya zümrenin umumi biçimlerini yansıtmaktadırlar. 

Alman İdeolojisi metninin bütününde dil, düşünce, duyuş ve davranış kavramlarına yapılan tüm gönderme ve değinmeler, Marx'ın, ciddi kültür araştırmacılığının henüz ortada dahi olmadığı bir dönemde, kültürel ifadelerdeki kipselliği başarıyla teşhis etmiş olduğunu gösterirler. [d7] Bu teşhis uygar toplumun işleyişinin geçerli bir açıklamasını mümkün kılmakla beraber, kültürün "kipsel olmayan" veçhesini dışarda bıraktığından, tamamlan-mamış kalır. [d8] Marx'ın, ideoloji kavramının çerçevesinde, maddi dünyayla kurmuş olduğumuz ilişkilerimizin belirli bir an içersindeki hallerinin bilinçlerimiz eliyle dile gelmesi olarak soyutladığı davranışlarımız ve söyleyişlerimiz, birlikte adlandırırsak, ifadelerimiz, her zaman aynı olageliş biçimini arzetmelerine karşın, bu olagelişin ardında (en az) iki farklı işleyişi saklamaktadırlar: kipsel ve ölçübiçimsel. Bu söylediğimi, kendi kavram dilimle tekrarlarsam; dil-düşünce ve dil-duyuşların işleyişsel zeminde bir araştırması, toplumsal işleyişte, kipsel kültür (İng. modal culture) ve ölçübiçimsel kültür (İng. normative culture) olmak üzere, iki farklı kültürden sözetmemizi gerektirmektedir. 

Ölçübiçimsel kültür, insan tekinin kişisel geçmişine ve şimdisine, bütünüyle dilin belleğinde kayıtlı biçimler aracılığıyla katıldığından, maddi dünyayla insan teki arasındaki ilişkinin bir sonucu olarak değil bir etmeni olarak kendini göstermektedir Diğer bir deyişle, insan teklerinin ölçübiçimsel nitelik taşıyan ifadeleri, öznelerinin maddi dünyayla ilişkilerinin hiç bir kaydını içermemekte, tersine, ifade süreci bu ilişkinin yaşanan her an içersinde yeniden kuruluşunun bütünleyen bir parçasını oluşturduğundan, insan tekinin maddi dünyayla ilişkisi, o insanın ölçübiçimleşmiş varoluşsal mirasının etkisi altında kurulmaktadır. Yine, ölçübiçimsel kültürel ifade, tezahür ettiği her durumda, yaşanmakta olan ana direnen bir geçmişi, öznenin iradesine aykırı olarak, şimdinin kılgısının içine sokmaktadır. Kipsel kültürel ifadeler, öte yandan, insan tekinin, umumiyette yaşanmış kişisel geçmişinin, üretim düzeninde aldığı (işbölümünde payına düşen) kılgısal konumunun ve bunlardan bağımsız olarak akmakta olan toplumsal sürecin kesiştikleri şimdide, seçmiş olduğu varoluş kipinin, diğer insanlara yönelik arzını oluştururlar. Her zaman olduğu gibi, kipsel kültürel ifadeler de aslında birer iletişim edimidirler ve yine, insan iletişirken kendini de yapmakta olduğundan, "kendini şimdide yapışın" ayrılmaz bir altsürecini teşkil ederler. Bununla birlikte kipsel ifadeler, özgün yaşanmışlıkların aynasında oluşturulmuş bir iletisim ereği taşımazlar. Bir düşünce alışverişinde ya da bir hoş sohbette olduğu gibi, kimi zaman otobüs durağında verilmesi unutulan bir selam şeklindeki tezahürleri, salt, öznenin şimdideki maddi ilişkilerini yansıtmak üzere seçilmiş dilsel biçimlerce belirlenir. Kipsel kültürel ifadeler, ölçübiçimsel kültürel ifadelerden farklı olarak, daima şimdide inşa edilmiş bir kişisel geçmişi, yaşanmakta olan anın kılgısını yeniden üretmek üzere dile aktarır ve iradeyi güçlendirirler. [d9] Yine, kipsel ifadeler, öznenin an içersindeki ihtiyaçlarını takiben sürece döküldüklerinden, iletişim muhatabı gerektirmezler. Böyle bir ifade sürecindeki özne, kalabalık bir dinleyici topluluğu önünde dahi olsa, daima "kendi kendine" konuşmaktadır.

İdeolojinin bir kipsel kültür olgusu olarak yeniden tanımlanması ve ölçübiçimsel kültürün, maddi ilişkilerin bir belirleyicisi olarak Marxçı toplum kuramına dahil edilmesi, hemen ilk sonucunu iktidar ve üretim düzenlerinin ayrışması, daha doğrusu, bunların artık doğrudan örtüşmemesi şeklinde gösterir. Bu örtüşmezlik Marx tarafından da biliniyordu. Büyük kuramcı, bununla beraber, iktidar olgusunu üretim ilişkilerinin dolayımsız bir ifadesi olarak gördüğünden, söz konusu örtüşmezliği, üretim güçlerinin bu ilişkilerle uyuşmazlığının belirtilerinden biri olarak değerlendirdi. Oysa ki iktidar düzeni, yüzyıl başından bu yana gördüğümüz üzere, üretim düzeninin, ölçübiçimsel kültürün aynasında çarpıtılmış bir sureti olarak kendini göstermektedir. [d10] Ölçübiçimsel kültürünşimdiye direnen işleyişi, öte yandan, kipsel kültüre oranla daha eski bir tarihi olduğunu göstermez. Kendini bilmek, sözgelimi, esasta maddi ilişkilere dayalı kipsel bir varoluş sürecidir ve bu sürecin hakim biçimlerinin eskiliği, kipsel kültürün yaşına da işaret eder.


İçine Doğduğumuz Lonca

Hür ve kabul edilmiş erkekler loncasının dahili işleyişi, dil-duyuşsal biçimlerin takibine dayalı bir çözümlemede, birbiri içersinden geçen hiyerarşik yapılar meydana getiren ve bu yapıların birbirleriyle oluşturdukları her arayüzde aynı ilintileri tekrarlayan, belli başlı üç iletişim dizgeselini açığa vurur: simgesel, kipsel kültürel ve ölçübiçimsel kültürel. Toplumsal sürecin akışı içersinde kurulan, çözülen, gözden kaybolan ya da yeniden beliren bu ilintiler, yapısal birimler olarak soyutlandıklarında, böyle bir yapısal birimin belkemiğini, üyelerin dikey ilişkilerini düzenleyen simgesel iletişim dizgeselinin oluşturduğu görülür. Bu belkemiği boyunca, kademe kademe gerçekleşenkullanıcı-alet ilişkisi, insanoğlunun hemcinsini alet gibi kullanmayı öğrendiği, uzun dönüşümler çağından bu yana bizimle birliktedir. Metalaştırılmış bir varoluş biçimi olarak erkekliğin, bu işlevsel hiyerarşi boyunca yukardan aşağıya ve aşağıdan yukarıya akışkan dolaşımı (hasat edilmesi, toplanması, işlenmesi, paylaştırılması vb.) ise, insanın kendi varlığını hem bir alet hem de bu aletin kullananı kılmayı öğrendiği, modern çağda mümkün olmuştur. Bir başka türlü söylersek, hayatın verili bir biçimi olarak başlamış olan erkekliğin bir iktisadı, kendi varoluşlarına yabancılaşabilen ve bunu araçsallaştırabilen erkeklerin tarih sahnesine çıkmalarıyla gelişmiştir. Erkeklik aşağıdan yukarıya bir doğanın bir bereketi ve eyleme teminatı olarak arzedilirken, yukardan aşağıya bir işlenmiş bir ürün ve eyleme ruhsatı olarak devredilmektedir. Erkekler loncasının belkemiği boyunca iletişim, dilin bütünüyle dışında gerçekleştirildiğinden, insani (fakat herhalde aynı zamanda: hayvani) her hangi bir hakikatin paylaşılması da sözkonusu değildir. 

Kipsel kültürel iletişim, lonca hiyerarşisinde aynı temsiliyet ya da ruhsat kademesinde yer alan erkekler arasında gerçekleşir. Zümre ya da sınıf aidiyeti maddi dünyayla kurulan ilişkinin gerçekliği üzerine inşa edildiğinden, kipsel iletişim simgesel aidiyetlerin (içersinde de gerçekleşmekle birlikte) sınırlarını aşar ve bu ayrı hiyerarşileri her kademede birbirlerine bağlar. Ölçübiçimsel dil, bu işleyişsel düzeneğin tüm eklem ve uzuvlarının üzerini kadifeden bir toz gibi örterken, bir yandan da loncanın dışardakilerle iletişimini olanaklı kılar. Lonca hiyerarşisi boyunca ast ile üst arasında gerçekleşen simgesel iletişimde olduğu gibi kipsel iletişimde de ikinci dereceden tüm göstergeler anlam karşılıklarını her zaman bu katmanda bulurlar. [d11]

Eski dünyanın hakim kültür coğrafyasında, toplumsal alanda dışsal bir amaç doğrultusunda birlikte hareket eden her iki yetişkin erkek simgeci bir topluluk meydana getirir. Kahramanlarımız böyle bir şeyi istemedikleri kanısında olsalar dahi, dışsal bir amacı hedefleyen irade, bir erkekten diğerine ancak simgeler aracılığıyla iletilebildiğinden, hazırdaki umumi ilişkileri aralarında yeniden üretmekten başka bir seçenekleri yoktur. Geçerliliğin meşruiyetinde, insan emeğinin etkinlikle istihdamına yönelik kılgısal bir düzenleme olarak görünen "hiyerarşi", asli işlevini, kurgulanmış ve kaba simgesel aidiyetlerin, erkekler arasında modernlikle birlikte tümden yitirilmiş olduğu anlaşılan dil-duyuşsal bir birliğinin yerine ikame edilmesini sağlayarak yerine getirmektedir. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse, yetişkin erkeklerin toplumsal alandaki ilişkilerinde sevgi ve dostluk birer simgesel göstergeden ibarettir. [d12]



Erkekler bu hiyerarşinin sathını uygun ölçübiçimsel dillerle örterler: Mesleki ve siyasi edebiyatlar, geleneğin anlamdan boşalmış olduğu varsayılan törenleri, uygarların titiz davranış kuralları, kısaca, ölçübiçimsel bir asli işleve sahip bütün dilsel dizgeler, asli işlevlerinin yanısıra, bir de, simgesel lonca işleyişinin örtülmesi ve kimi zaman (uygarların davranış kuralları örneğinde olduğu gibi) bunun inkar edilmesi işlevini yerine getirirler. Sevgi ve dostluğun, erkeklerarası yaşantılar olarak, modernliğin toplumsal alanından kaçırılan veya bu alanın dışında (yetişkinlik öncesinde olduğu kadar, modern erkeğin hayatınınbireysel/özel yarımında, modernlik öncesi toplumsallığın adacıklarında ve akıl hastanesi, cezaevi, kaza yeri gibi, sakinlerinin dışardaki simgesel aidiyetlerini ve hiyerarşik konumlarını tanımayan mekanlarda da) kurulmuş ilişkilerde hayata geçirilebildiğini görüyoruz. Farklı sınıf ve kültürlerden erkeklerin, yaşları ilerledikçe yeni dostluklar kuramadıklarından şikayetçi olmaları ya da modern toplumsallığın yukarda sıraladığımız kıyıköşelerinde özgün yaşanmışlıklar olarak büyüttükleri sevgi ve dostlukları, lonca işleyişine umutsuzca dahil etmeyi denemeleri bilinen olgulardır. Özgün yaşanmışlıklarımız, kipsel kültürün gündelik biçimlendirici saldırısından kılgısal bir korunma imkanı sağlamalarının yanısıra, simgeciliğin fasit dünyasından dışarı bir çıkış kapısı olarak da önem kazanmaktadırlar.


Yoldaşlık ve Eşcinsellik

Metalaştırılmış bir varoluş biçimi olarak erkekliğin modern Sodom'un işleyişi dahilindeki simgesel dolaşımı, her lonca üyesinin, hiyerarşi sıralamasında hemen kendi altında yeralan diğer üyelerin erkekliklerini temsilen kullanma hakkını temin eder. Lonca işleyişinde astların üstlere erkekliklerini gönüllülükle devri, dil-mitosun yaşarlılıktaki en eski duyuşsal ifadelerden birine tekabül eder. Eski dünya kültüründe, takıntılı cinsellikler geliştirmiş pek çok ataerkil toplumda görülmüş olan ve hakim erkeğin buyruğu altındaki diğer erkeklerin eşleri ve kız çocukları üstündeki haklarını güvenceleyen yasa ve gelenekler (babanın gelinleri veya derebeyinin köylülerinin karıları üstündeki ilk gece hakkı vb.) doğanın bereketli varlığının bir cinsel haz kaynağı olarak paylaşımını düzenlemekteydiler. Boyuneğen erkek, efendisinin karısı üstündeki ilk gece ya da keyif hakkını kullanmasına tanıklık ederken, simgesel işleyişte, kadının bedeninin mülkiyetinin efendiye ait ve kendi erkekliğinin bir ruhsat olduğunu teslim etmiş oluyordu. Yine aynı işleyiş, cinsiyetin mutlak kadınlıktan mutlak erkekliğe uzanan simgesel bir yelpazesini, erkekliğin mülkün boyutlarıyla ölçeklendirildiği bir kılgısal hiyerarşinin üstüne izdüşürmekteydi. Bu geçmişin modernliğe bıraktığı şiddetli duyuşsal miras, kendi varlığına yabancılaşabilen modern erkeğin, bunu doğanın bir bereketi gibi, simgesel efendisine sunabilmesinin zeminini oluşturdu. Lonca hiyerarşisinin barındırdığı basit kullanıcı-alet ilişkisi, kapitalist maddi işleyiş içersinde yeniden üretilirken, üstlerin, astlarınca birer eyleme teminatı olarak sunulan erkeklikleri, takma uzuvlar olarak kullanmalarını olanaklı kılan yetkin bir iktidar uygulayımına dönüştü. Modern erkeğin, erkekliğini bir diğer erkeğe, kullanılmak üzere sunduğu ilişkilerden birine gündelik dilde yoldaşlık adını veriyoruz. 

Evet. Yukarda sarfettiğim son cümleyle birlikte bir ifade duvarına çarpmak üzere olduğumun farkındayım. Bu ifade duvarını yoldaşlık sözcüğünün (ve benzerlerinin ya da türevlerinin) çevresinde örülmüş duygusal edebiyatın muazzam hacmi oluşturuyor. Modern işleyişin coğrafyasında, ölçübiçimsel dilin yoğunlaşarak hacim kazandığı ve ikinci dereceden göstergelerin üstüste yığıldığı her hangi bir bölge, neredeyse her zaman, üstü örtülen düzenin en hayati eklemlerinden birine işaret eder. Erkek topluluklarında iktidarın dolaşımını ve dağıtımını düzenleyen bir ilişki olarak kurumlaşmışsimgesel livata, hakim hukukun erkek cinsini merkeze alması dolayımıyla, siyasi-toplumsal iktidarın (hangi düşünsel zeminde meşruiyet bulmakta olursa olsun) üstünde işlediği duyuşsal-davranışsal zemini oluşturur. [d13] Modern Sodom'un beylerinin gerçek eşcinseller karşısında duydukları öfke ya da riyakar merhamet böyle bir duyuşsal zeminde varolmanın getirdiği derin bir huzursuzluğun davranışsal ifadesidir. Eşcinselin kılgısal varoluşu, Sodom beyinin gerçek bir anlama işaret etmeyen simgesel kabuğunun ardındaki boşluğu doldurabilecek güçte olduğu gibi, iktidar düzeninin üstünü örten ölçübiçimsel dili hayatın içersinde geçersizleştirdiğinden, daimi bir rahatsızlık kaynağı olarak algılanır. Eşcinsellere yönelik aşağılayıcı edebiyat ve çıplak şiddet, öte yandan, Sodom'un simgesel hiyerarşisine dışardan ve en aşağıdan eklemlendirilmelerini olanaklı kılan bir yan-işleyişe karşılık düşer. 

Tomas Gutierrez Alea'nın 106 dakikalık anlatısı, erken 90'lı yılların Havana'sında, yolları kesişen iki farklı erkeğin yaşantılarından canlı ve devinimli tasvirlerle açılır. Çilek ve çikolata, aykırı ve sorunlu kimliğiyle eşcinsel yazar Diego'nun, henüz yetişkinliğin kıyısındaki üniversiteli genç komünist David'in yoluna çıkışıyla örülmeye başlayan derin bir dostluk ilişkisinin öyküsüdür. Pek çoğumuz için geçerli olduğu gibi, David ve Diego da birbirleri için, başlangıçta, benin yaşantı alanına giren birer öteki yıldızdan ibaret görünürler. Diego, küçük haz oyunlarıyla büyük duyarlılıkların örtüşemeyen kader çizgisinde uzanan bir arayış yolculuğundadır. Sevgilisi Vivian'ın ehemmiyeti partisinden menkul bir küçük efendiyle evlenerek geçerliliği seçmesiyle, karmaşık bir boşluğa düşmüş olan David ise, hayatının belki de ilk muhasebesinin eşiğindedir. İki erkeğin ilişkisi Havana'nın verili gündeliği içersinde hızla ilerlerken, David'in yatak beraberliğini baştan reddetmiş olması, Diego'nun arayışını billurlaştırmasına yardımcı olacaktır.

David, uzunca bir süre, Diego'yla ilişkisini örgüt yoldaşı Miguel'in huzurunda dile dökme ihtiyacını duyar. [d14]

Bir erkeğin bir başka erkeğin bedeni ve bu bedenin deneyimleri üzerindeki denetimi, yoldaşlık ilişkisinin bir tahakküm olarak işleyişinin esasını teşkil eder. Bu denetim düzeneği, başka başka erkeklerin yaşantılarının umumileştirilmiş biçimsel kalıplara dökülmesini sağladığı gibi, erkekleri ait oldukları simgesel hiyerarşilerin dışına çıkmaktan, diğer bir deyişle, kendi özgün yaşanmışlıklarını geliştirmekten de korur. Simgesel aidiyetin ortaya çıkardığı ortak yaşantı alanı gerçekliği öylesine çarpıtır ki, kimi zaman, sadece bu ortak alanda geçerli ölçübiçimsel dilin dışına çıkmak bile, içerdekilerin düştükleri aczin ve nafileliğin görülmesini mümkün kılar. Hiyerarşik denetim, denetlenen erkeğe de, taşımakta zorlandığı yaşantılardan, bunları bekletmeksizin umumiyete dökerek kurtulma olanağını sunar. Simgesel aidiyet bir ikame-varoluş olarak hakikisinden daha kolaydır.

Diego'yla ilişkisini Miguel'e anlatmak, David için, film ilerledikçe zorlaşan bir ödevdir. David'in önceleri bir takım yabancı ülkeler temsilcilikleriyle teması olabilecek devrim [d15] aleyhtarı bir ibnenin izlenmesi olarak dile döktüğü yaşantı, Miguel tarafından, birlikte hareket edebilecekleri yeni bir dışsal amaç olarak değerlendirilmiş ve olumlanmıştır. Miguel, yoldaşının ilişkisinin bir eşcinselle olması nedeniyle, özellikle dikkatli ve koruyucudur: denetimi yoğunlaştırma ihtiyacını duyar. David, oysa ki, kendine ve Miguel'e yalan söylediğini her gün biraz daha derinden kavramaktadır.

Miguel sabırsızlanır; devrime zarar verebilecek sefil bir ibnenin açığa çıkarılması işinin bu kadar da uzamasını anlamamaktadır. Miguel'in rahatsızlığı David'le arasındaki simgesel birliğin çözülmekte oluşunu hissetmesinden kaynaklanır. Diego'nun bertaraf edilmesi amacıyla harekete geçmeleri, bu simgesel birliğin yenilenmesi ve güç kazanması için gereken dışsal eylemliliği de sağlayacaktır. Düştüğü ifade açmazından kurtulmak amacıyla, David, Diego'yu insani çehresi ve sorunlarıyla anlatmayı dener. Miguel'in, Diego'yu savunmak durumunda kalan David'e yönelttiği bir soru, erkekler loncasının bir karaltısını dile taşıması yanında, senaryo yazarı Senel Paz'ın yüksek farkındalığının güzel bir örneğini de teşkil eder. 

"Kendi cinsiyetine bile sadık kalmamış birine nasıl güvenebilirsin ?" [d16]

Sodom hiyerarşisine giriş verili bir kültür yaşantısıdır. Yetişkin modern erkeklerin toplumsal alanda iletişirken başvurdukları tüm ulamsal ve metaforik diller, merkezdeki simgesel iletişim zincirini örselemeyecek şekilde güçsüzleşmişlerdir. İki erkek arasındaki dilsel iletişimin güç kazandığı her özgün yaşantı kesitinde, bu erkekleri loncaya bağlayan ve lonca içersinde birbirleriyle ilintilendiren simgesel gösterme düzlemi çözülmeye başlar. Düzenin böyle çözülmelere karşi bekçiliğini, pek çok başka durumda da olduğu gibi,ihanet göstergesi yerine getirir. Modern Sodom'da ihanet, işleyişsel zeminde, lonca hiyerarşisinde bir eyleme teminatı olarak sunulmuş erkekliğin geri çekilmesinden ibaret olmakla birlikte, simgesel efendide şiddetli bir cinsel aşağılanmışlık duyumuna ve öfkeye neden olur. Bu öfke külliyetli ölçübiçimsel edebiyatları doğurmuştur. Yakın siyasi tarihimizi dolduran hainler kalabalığı (vatan hainleri, davadan dönenler, dinden çıkanlar ve bunların sayısız türevleri), bir boşluğu dışardan sınırlayan içbükey bir karabasanın kahramanlarını oluştururlar. Dünya bir kaç kez yıkılıp yeniden kurulsa ve hainlerin çehreleri her defasında değişse dahi, böyle bir karabasan, akıldışı bir durağanlıkta hep aynı düzeni sergiler. 

Diego, David'le ilişkisinin anahtar sözcüğünü telaffuz eder: dostluk. İlişkinin bu yeni düzeni yerleşirken, filmin başından bu yana davranışsal bir örnek olarak yorumlanan David kişiliğinin içinin dolmaya başladığını, çektiği acının adını koyan ve kendine dönen genç bir adamın yüzünün belirginleştiğini izleriz. Dostluk, sanki, Diego'nun kader çizgisini değiştirirken, David'e de kendi varoluşunu kazandırmış gibidir. Senel Paz'ın senaryosu, lakin, dostluğu cinsiyet sınırlarının ötesinde resmetmenin peşindedir. Mirta Ibarra'nın mükemmel oyunuyla can verdiği Nancy, intihar denemesiyle birlikte sahne kazanırken, Diego ve David'in ilişkisini de bir kurgu olmaktan kurtarır.

David kendi özgün varoluşunu kurdukça, Miguel'le paylaştığı ikame-varoluş çözülür ve aralarındaki simgesel iletişim, açık bir çatışmanın ardından kopar. Bu kopuşla birlikte, Miguel'in içinde hala yaşamayı sürdürdüğü simgesel göstergeler dizgesinde, David'in bir gösterilen olarak konumu değişmiştir. Miguel, lonca işleyişi gereği, David'in hakettiği yeni hiyerarşik konumu geçerlileştirmeyi vazife edinir ve bu yönde harekete geçer: eski yoldaşının Diego'yla eşcinsel bir ilişki içersinde olduğunu kanıtlayarak örgütten atılmasını sağlayacaktır. David, Miguel için artık dışsal bir amacın nesnesidir. Paz'ın senaryosu, Miguel'in bu son eylemini resmettiği sahnelerde, iktidar erkekliğinin özündeki kaypaklığın da altını çizer.

Başından sonuna bir anlatı olarak akması ve çok güçlü bir senaryo üzerinde yükselmesi nedeniyle, Çilek ve Çikolata'nın, yönetmeninin yaratıcılığından ziyade ustalığını talep eden bir yapıt olduğu söylenebilirdi. Bununla birlikte Alea'nın erkek ve kadın bedenlerini perdede konumlarken yakaladığı dil-duyuşsal ifade hacmi, anlatının son derece derin bir kavrayış noktasından görselleştirildiğini kanıtlıyor. Bu sahnelerden birini irdeleyerek, yazıyla hakkı verilmesi olanaksız bu güzel filmden ayrılacağız.

Miguel, Diego'nun yanından körkütük sarhoş gelen David'in başını musluktan akan suya tutarak, yoldaşının kendine gelmesine yardımcı olmaktadır. [d17] Perdede biri öne eğilmiş, diğeriyse onun üzerine eğilmiş iki çıplak erkek bedeni görürüz. Üstteki erkek bedeni kollarını kullanarak alttaki bedene destek olmakta ve devrilmemesini sağlamaktadır. Filmin akışı içersinde, çoğunlukla anlatıya (kurgusal düşüncenin ifadesi) aracı olan ve ona eşlik eden görsel ifade, bu kez anlatıdan özerkleşmiş ve başka bir şeyin ifadesine dönüşmüştür. Bedenlerin perdeye yerleştirilişleri ve bunların devinimlerinden oluşan görsel göstergeler livataya işaret ederler. Kurgusal ifadeyle görsel ifadenin bu birbirlerinden özerk ama eşzamanlı terkibi, tıpkı çok sesli müzik dinlerken kulaklarımıza ulaşan iki başka müziksel ifadenin birlikte bir duyuş/düşünce oluşturmaları gibi, iki eşzamanlı ifadenin toplamlarından daha büyük ve bu toplamdan daha başka bir bileşik ifade olarak düşünülebilir. Alea bu sahneyi filmin akışı içersinde öyle bir noktaya koymuştur ki, kurgusal ve görsel iletiler seyircinin zihninde yerlerini bulurken bir soru oluşturacak şekilde biraraya gelirler: Miguel ve Diego'dan hangisi David'le ilişkisinde eşcinsel duyuşlar içersindedir? Sahnenin sonunda iki erkek musluktan ayrılırlarken, Miguel, David'in kıçına hafif bir şaplak atarak, bayağı bir şaka yapmaktan da geri kalmaz. 

İlk sessiz filmlerde, anlatıların doğrusal bir gelişim çizgisinde canlandırılmalarını üstlenmiş olan devinimin, sinema dilinin bugün ulaştığı noktada, yönetmenlerce bir tür tasarım malzemesi olarak kullanılabildiğini izliyoruz. İnsan topluluklarının iletişimsel tarihinde, ağırlıklı olarak duyuşların ifadesinde başvurulmuş ve bu işleve uygun dilsel bir bellek kazanmış devinimin, sinema yönetmenlerinin zihinlerinde, düşüncelerin ifadesi amacıyla istihdamının keşfi, önemi henüz yaygın olarak farkedilmemiş bir dil devrimidir. Günümüzde yönetmenler, deyim yerindeyse, artıkdevinimlerle de düşünebilmekte, buna karşılık, sinema seyircisi, yönetmenin düşüncelerini duyuşsal biçimler aracılığıyla anlamlandırmaktadır. Sinemanın bu keşfinin, yakın bir gelecekte kitle iletişimince de öğrenilerek, yaygın bir iktidar uygulayımına dönüştürüleceğini şimdiden söyleyebiliriz.


Bir Dil Olarak Devinim

Sağır-dilsiz alfabesini bilirsiniz. Bedenin değişik uzuvlarının, ama daha çok ellerin ve parmakların çeşitli duruşlarının veya bunların yinelenen hareketlerinin göstergeleş-tirilmesiyle oluşturulmuş bu yalınkat dilsel dizge, esasen kavramsal iletişim amaçlı olduğundan, sözel bir dilin geniş metaforik ifade olanaklarından yoksundur. Bununla beraber, sessizliğin insanları, pek çok durumda, işitme yetisinin neredeyse bir talihsizlik olduğunu düşündürecek ölçüde yetkin metaforik iletişimciler olarak göze çarparlar. Bu sıradışılığın ardında, işitme özürlülerin, sağır-dilsiz alfabesi yanında, binlerce yıllık belleği olan görsel-duyuşsal bir dili, devinimlerin dilini, işitebilenlere kıyasla çok daha yüksek bir maharet ve bilinçle okuyup konuşabililiyor olmaları yatar. 

Modern toplum bilimlerince devinim olgusuna dair geliştirilmiş kuramsal açıklamalar ve tanımlar, doğa bilimlerinin kavrayışsal mirasını yansıtır. Bu açıdan Marxçı kuramsal birikim de bir istisna oluşturmaz. Devinimin süreç kavramıyla içiçe tasavvuru, biraz da, doğanın bu iki olgusunun, hayatın verili bütünü içersinde, daima birbirlerinin "bakışımlı yüzlerini" oluşturmalarından kaynaklanmıştır. Öte yandan, hayatın bütünü içersinden soyutlayarak ulamlandırabileceğimiz her iki başka olgunun da, bakışımlılık arzedecekleri en az bir gözlem noktası bulunabileceğini biliyoruz. Bir kavrama yöntemi olarak soyutlama işleminin bizzat kendisinin de, bu durumda, insanoğlu tarafından gözlemlenebilen olguların tümünün bakışımlı bir yüzünü oluşturduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki, hayat içersinde olup da soyutlayabildiğimiz her şey, salt bu soyutlama olanağını bizlere tanıması hasebiyle, tüm diğer niteliklerinin yanısıra bir de iletişimsel nitelik kazanmaktadır. Böyle bir nitelik, lakin, hemen zorunlu olarak, orada bir iletişim dizgesinin varlığına ya da olasılığına işaret etmez. İletişim dizgelerinin teşekkülü, hayattan soyutlanan biçimlerin, insan bedeninin yetileri dahilinde doğrudan veya uygulayımsal dolayımla yeniden ya da dönüştürülerek üretilme olanağını içermelerini, ve ilaveten, sözünü ettiğimiz bu olanağın insanlararası çoklu ilişkilere yeni bir işleyiş katacak şekilde keşfedilmiş olmasını gerektirir. [d18] Devinim, insan algısının doğası tarafından belirlenen verili iletişimsel niteliğiyle, insanoğlunun kendini ifade etmek amacıyla kullanmayı öğrendiğiilk dilin başlıca maddesini oluşturur. [d19]

İletişim dizgeleri, hayata kattıkları yeni işleyişlerle, üzerlerinde başka diller inşa edilebilecek yeni maddiyatlara dönüşür ve bir kez daha soyutlama işlemine konu olabilecek yeni olgusallıklara yol verirler. Kültürün, üstüste ve içiçe teşekkül eden insan dilleriyle, doğanın üstünü örter ve onu tamamlar şekildeki yapılanışı, bir bakıma, yaşlı bir ormanın sayılamayacak kadar çok sayıda mevsimin ardından, artık kendi toprağını oluşturmuş olmasına benzetilebilir. Ormanı vareden toprak ve toprağı varetmeye başlamış orman arasındaki bakışımlı birliktelik, ne, bu ikisi arasındaki ilinti türlerini gözlemcinin seçtiği ölçütlere tabi kılan öğesel çözümleme yöntemiyle (İng. factorial analysis), ne de, olguları her zaman nedensellik zincirlerine mahkum eden tarih yöntemiyle anlaşılabilir. Kültür çözümlemesi yöntemi, ele alınan her ayrı durumda, bir başka deyişle, seçilen her ayrı gözlem noktasında bir başka işleyişin kendini göstereceğini ve gerek öğesel ilintilerin gerekse nedenselliklerin her defasında yeniden oluşacaklarını öngördüğünden, olguların toptancılığa geçit vermeyen bir diyalektik içersinde anlaşılmasını olanaklı kılmasıyla önem kazanmaktadır. Devinim dilini modern Sodom'un işleyişinde bir gözlem noktası olarak seçmeden önce, hem bu konuda ilerde söyleyeceklerimize bir zemin oluşturmak, hem de yazımızın kendine biçtiği yetkinin sınırlarını daraltmak üzere [d20], konumuza, ele aldığımız olgunun başka bir gözlem noktasından çıkarılmış bir resmiyle mola vermek istiyorum. 

İnsan doğası, devinimi görsel bir dilin maddesi olarak tanımazdan önce bir yaşantı olarak tanır. Hemen her gün, bedensel devinimlerimiz aracılığıyla, maddi doğayla ya da hemcinslerimizle, dilin dolayımının ötesine taşan ilişkiler kurmaktayız. Kucağımıza oturan bir kediyi severken, yumruklaşırken ya da sevişirken, anlam, bu yaşantılarda başvurduğumuz dilsel göstergelerin yanısıra, kendi bedenimizin hareketlerinde veya diğerlerinin bedenimiz üzerinde etkiyen devinimlerinde, dolaysız bir kipte gerçekleşmektedir. Dilsel ve dolaysız iletişimin içiçeliğini mizahi bir örnekle açabiliriz: Bir sokak arbedesinde, sıkılmış bir yumruğun tehditkar bir şekilde havada sallanması dilsel bir gösterge oluşturur. Lakin aynı yumruğun yüzünüze inmek üzere hızla yaklaşması artık bir gösterge değil, çıplak bir yaşantıdır. Örneğimizdeki ilk yumruk anlamını ikinci yumruğa işaret edişiyle kazanırken, ikinci yumruk anlamın dolaysız bir kipte gerçekleşmesinden başka bir şey değildir. Devinimin biri dilsel diğeri yaşantısal bu iki yüzü, birlikte, hayatlarımızı derinden belirleyen çok eski bir iktidar uygulayımının işleyişsel zeminini oluştururlar. 

Kendi bedeninin devinimleri aracılığıyla bir başka insanın bedeni üzerinde, bu iki bedenin birlikte oluşturdukları gerçekliğe dışsal bir amaç doğrultusunda, şiddet uygulayan yetişkin, bu yaptığından kendi varlığını yalıtırken, devinimin dilsel doğasınının ardına saklanır. Diğer bir deyişle, işleyişsel şiddet, öznesi için bir ifade sürecidir. Böyle bir özne kendi cürmünden dilin dolayımıyla korunur. Bizim işkencecilerimizin çoğu, örneğin, kurbanlarınabir ders verdikleri kanısını taşırlar. [d21] İşleyişsel şiddet, öte yandan, nesnesi için çıplak bir yaşantıdır. Öznenin (anlatanın) dilsel, nesnenin (anlayanın) ise yaşantısal deneyimler içersinde karşılaşmaları şeklinde gerçekleşen bu ilişki, sadece işkence odalarına mahsus olmayıp, eğitim kurumlarından işliklere kadar uzanan geniş bir yelpazede, eski dünya uygarlığının geliştirdiği bir iktidar uygulayımı olarak dolaşımdadır. Bu uygulayımsal miras, sözgelimi, bir çocuğun ellerinin tersine ya da ağzına vurularak cezalandırılması ile avuçiçlerine vurularak cezalandırılması arasında çok önemli işleyişsel farklılıklara işaret eder. Ağza ya da ellerin tersine vurulması, çocuğunifade uzuvlarının, avuçiçlerine vurulması ise eyleme uzuvlarının acı yoluyla terbiye edilmesine yöneliktir. Bu şekilde çocuk cezalandıran bir yetişkin, çoğu zaman, yaptığının anlamına düşünsel bilincinde vakıf değildir; ancak o, bu anlamı duyuşsal bilincinde mükemmelen tanır. İşleyişsel şiddet, dil dolayımının kolaylığıyla bir başkasının yaşantısınıyapmanın, dahası, giderek başkalarının nasıl varolmaları gerektiğini buyurmanın en basit ve gündelik uygulayımlarından biridir. [d22]

Molanın sonuna geldik. Yazımızın izleğindeki yolculuğumuzu, kendini ikilikte bilen modern insanın modernlik öncesindeki selefinden kopuşu sürecinde, devinimin bir dil olarak üstlendiği işleve değinerek sürdüreceğiz. 18. ve 19. yüzyıllarda aydın, ruh hastası, eşcinsel, mühendis ve benzeri modern kişiliklerin doğumuna yolaçan ve eyleyen özne ile eylenilen sanatın örtüşmesiyle kendini gösteren dönüşüm, dil-kültürel işleyişte, insan tekinin çoğul varoluşlarından birinin, bu insanın eylediği sanata raptedilmesiyle, modern anlamda kişilik oluşumunu olanaklı kılan bir dilsel-ruhsal uygulayıma karşılık düşmekteydi. Varoluşsal devinimin (içerden dışarıya) bu şekilde yönlendirilmesiyle, insan tekinin toplumsal-iktisadi işlevselliğine daha önce benzeri görülmemiş bir güç kaynağı kazanılırken, bu işleyişin ters yöndeki (dışardan içeriye) etkisi, eylenilen sanata bağlanmış ve bu sanat aracılığıyla iktisadi geçerliliğin düzenlileştirici baskısına girmiş varoluşun, bu baskı altında pıhtılaşarak kişiliğe dönüşmesi sonucunu doğurmuştur. Bu bağlamda, bir diğer şekilde ifade etmek gerekirse, modern birey, bedeninin başka başka oluşlarını özgünce gerçekleştirmek yerine, bunlardan toplumsal-iktisadi geçerlilik içersinde önem kazanan birini ifade sürecinde öne çıkarmış ve kişilik olarak geliştirmiş insan tekidir. 18. yüzyıldan bu yana derinleşen işbölümü, günümüzde kişiliklerin daha da yüksek oranlarda uzmanlaşmalarını gerektirmekteyse de, modern bireyin düzenin işleyişine sunabileceği dirimsel olanakların sonuna gelindiği, kapitalizmin akıldışı koşusunda verilen zayiatın tırmanmasından anlaşılmaktadır. [d23]

Modern kişiliklerle birlikte, devinim dili de, kipsel kültürel varoluşların modernlikteki en etkin duyuşsal dili olarak gelişmiştir. Bu dönüşümle birlikte, tarihte ilk kez olmak üzere, sınıfsal ve zümrevi iletişim umumi yaşantıların kılgısına bağlanarak yeni bir işleyiş kazanmış; kipsel dillerin kaydettiği bu gelişmenin bir başka sonucu olarak, ölçübiçimsel diller, sınıflar ve zümreler üstü meşrulaştırım uygulayımlarına olanak verecek ölçüde serbest kalmış ve devasa simgesel aidiyetlerin (sözgelimi milliyetlerin, Avrupalılığın vb.) kurgulanarak dil topluluklarına birer deli gömleği gibi giydirilmeleri mümkün olmuştur. Modern Sodom hiyerarşisinde, aynı temsiliyet ya da ruhsat kademesinde yer alan erkekler arasındaki duyuşsal iletişim de, sınıfsal ve zümrevi iletişimin bir altdizgesi olarak, devinim dilinin üzerinde yükselmektedir. Hür ve kabul edilmiş erkekler loncasının çözümlemesini, bir müddet daha devinimlerle düşünerek sürdüreceğiz. Sırada ateşli silahların dil-mitostaki kökenleri var. 

Ekim 1996 - Ocak 1997


Dipnotları

[d1] Fresa y Chocolate (Çilek ve Çikolata) - konulu film, 111 dakika; Yönetmenler: Tomas Gutierrez Alea ve Juan Carlos Tabio; Senaryo: Senel Paz; Başlıca oyuncular: Jorge Angelino, Andres Cortina, Vladimir Cruz, Francisco Gattorno, Mirta Ibarra, Jorge Perugorria, Marilyn Solaya; Müzik: Jose Maria Vitier; Yapım: Instituto Cubano del Arte e Industria Cinematograficos / Instituto Mexicano de Cinematografia / Miramax Films, 1993 - Küba / Meksika / İspanya. 

[d2] Diyalektiğin ve devinimin kadim ustasının adını ilham ve soy kaynağım olarak anıyorum. 

[d3] Yakın çağlarda soykırıma hedef olmuş kızılderili toplumları, insani varoluşu toplumsal ölçeklerde tanzim ederken ikici olmayan uygulayımlar geliştirebilmiş kültürlere örnek olarak gösterilirler. Türkiye kültüründe köklü bir yeri olan batıni mezhep ve tarikatların geliştirdikleri mütemmim varoluşlar da, toplumsal ölçeklerde bir düzenlemeye tekabül etmedikleri kaydı düşülerek, bu çerçevede anılabilirler. 

[d4] Marx, Karl - Die Frühschriften (Herausgegeben von Siegfried Landshut): VIII. Die Deutsche Ideologie (1845/46), ISBN 3-520-20906-3, Alfred Kröner Verlag, Stuttgart - 1971 (sayfa 348'den 359'a kadar). 

[d5] Marx'ı ziyaretten dönüşümde sınıf kavramını merkeze alarak devam edecek olsaydım, "kentsoylu" karşılığını kullanarak çevirirdim. Ancak bu ziyareti kendi kavramsal çerçevemi terketmeden yapmak istediğimden "uygar" karşılığını tercih ediyorum. 

[d6] Aynı kaynak: VII. Die Deutsche Ideologie (1845/46) (sayfa 374'den 402'ye kadar). 

[d7] Aynı kaynak: VII. Die Deutsche Ideologie (1845/46) - kavramsal tarama yöntemiyle ele alınan metin kesiti: sayfa 339'dan 485'e kadar. 

[d8] Bu söylediğimin yeni bir saptama olmadığı açık; Horkheimer, Marcuse ve Adorno'nun (daha önce değinip geçtiğimiz) çalışmaları bir yana, Gramsci ve Habermas'ın da sıklıkla ziyaret ettikleri bir uğrak noktasındayız. Burada yeni olan, yanımızda getirdiğimiz kültür kuramından başka bir şey değil. 

[d9] Sınıf atlamış küçük kentsoylunun ümmi annesine ilkokul ya da ortaokul diploması yakıştırmasını ya da bugünlerde pek sık gördüğümüz gibi, sonradan olma liberallerin, pantalon ceplerinde taşımak üzere bir de "eski solcu kimliği" edinmelerini, çıplak örnekler olarak sıralayabilirim. 

[d10] Bu bölümün, başından beri, bir altyapı-üstyapı polemiği çerçevesinde okunma tehlikesi içerdiğinin farkındayım. Bu yazının temel başvuru kaynağı olarak (diğer Marx-Engels metinleri arasından) Alman İdeolojisi'ni seçmemin nedenlerinden birinin, kendi kuramsal çerçeveme almak istemediğim altyapı ve üstyapı kavramlarına bu metinde henüz başvurulmamış olması olduğunu söyleyebilirim. Bu kavramların eksikliğinin, Alman İdeolojisi'ni, Marxçı zeminde geliştirilebilecek bir kültür kuramı için, mevcuttaki en sağlam kaynaklardan biri kıldığı fikrindeyim. Her ne kadar, Engels, Joseph Bloch'a mektuplarında, altyapı ve üstyapı kavramlarının diyalektik dışı anlayışlarla kullanılmasını, Marx'ın ve kendisinin hiç bir zaman öngörmemiş olduklarını belirtmişse de, Marxçı siyasette toptancılığın belli başlı meşruiyet kaynaklarından birinin bu kavramların elverdiği olgular hiyerarşisi olduğu açıktır. Marxçı kültür çözümlemesinin belki de en önemli adımının, olgular arasındaki tüm ilişkilerin her ayrı durumda yeniden oluştuğunun anlaşılması olduğu gözönüne alındığında, kolaylığın tuzağını hazırlayan alışkın kavramları yeniden işe koşmanın, geriye atılmış bir adım olduğu da anlaşılacaktır. 

[d11] Örnek olarak baba göstergesini ele alırsak: Her baba, bir küçük simgesel hiyerarşinin tepe noktasını oluştururken, pek çok sayıda daha büyük hiyerarşinin içersinde birden çok sayıda murahhas erkek işlevi üstlenir. Babalar, dış görünüşleri itibariyle, ölçübiçimseldirler (sözgelimi karşılaştırmalı olarak Türkiye'de, Orta Avrupa'da, Kuzey Amerika'da ya da yine karşılaştırmalı olarak tek bir ülkenin barındırdığı farklı coğrafi altkültür öbeklerinde). Diğer bir deyişle babaların evlatlara anlamı (toplumsal alana taşınmış bir umumiyet olarak) etkin ve yaşayan ölçübiçimlerce belirlenir. Bununla birlikte tüm bu babaların evlatlarına dönük yüzlerindeki maddi gerçeklik zümrevi ya da sınıfsal temelde benzeşir. Babalar, öte yandan, baba olmaları hasebiyle, dünyamızı işleten iktidar loncası dahilinde hep o aynı işlevi yerine getirirler. Devlette baba veya devlet baba, baba-yurt (Alm. das Vaterland, İng. fatherland), İsa'nın babası veya onun Vatikan'dan başlayarak yeryüzünü bürümüş murahhas suretleri, mafyada baba, kabilede baba, tarikatta baba; babalık görevini ifa eden işveren, öğretmen, şeyh, ağa, paşa, reis ve bunların eski dünya dillerinde yerleşik sayısız türev ve benzerleri; gezeğenimiz bu kalabalık güruhun ayakları altındadır. 

[d12] Yetişkinliğe geçiş safhasındaki genç erkekler, bu tatsız gerçekliği, çocukluktan kalma alışkanlıklarıyla ifade etmeyi sürdürdükleri sevgi ve dostluğun, her defasında, sinsi bir hiyerarşinin anaforuna düşmeye başladığını gördükçe, çoğunlukla şaşırarak öğrenirler. Yetişkinleşmenin, bir anlamda, erkeğin bu hiyerarşiye artık şaşırmaz oluşuyla başladığı ve giderek tüm toplumsal ilişkilerinde bizzat dayatır olmasıyla da tamamlandığı söylenebilir. 

[d13] Burada yoldaşlık ilişkisi yerine, sözgelimi, toplumsal alandaki baba-evlat ya da soysuzlaşmış şeyh-mürit ilişkisini ele alarak da sürdürebilirdim. Fakat o zaman, erkekler-arası simgesel iletişimin modernlik öncesi biçimlerini (sözkonusu ilişkilerde günümüzde de yoğun yaşarlıkta olmaları nedeniyle) irdelemeye devam etmemiz gerekecekti. Bu bölümde artık modernliğin çerçevesi içersinde yol almak ve yazının düğümüne modern işleyişi daha iyi temsil eden bir örnekle ulaşmak istediğimden yoldaşlık ilişkisini tercih ediyorum. Bu ilişkinin türevleri arasında dava arkadaşlığını, iş ortaklığını veya yine (geleneksel biçimlerin yeni bir kipte tezahürü olarak) toplumsal alandaki ağabey-kardeş ilişkisini sayabilirim. İlişki simgesel özü itibarıyla hep aynı ilişkidir; her örnekte, ancak, ilişkinin üstünü örten ölçübiçimsel edebiyat farklıdır. 

[d14] Burada Alea'nın filmini değil, bu filmin bir okunuşunu aktarmakta olduğumu - kendi yazımın arzulamadığım bir karar noktasından okunma ihtimaline karşı - belirtmek isterim. Yazı için çalışırken, filmin bir video nüshasını kullandım: Tomas Gutierrez Alea's Strawberry & Chocolate / Spanish with English Subtitles - Color / Approx. 106 mins 1993 / A Tartan Video Release - Distributed by Sony Music Operations. 

[d15] Buradaki devrim sözcüğünü düzen olarak okumanın daha isabetli olacağı kanısındayım. 

[d16] Sahne: Miguel-David, dakika 32. 

[d17] Sahne: Miguel-David, dakika 39. 

[d18] Dikkatli okurun, bu bölümden geçerken, işleyiş kavramının kültür çözümlemesinde neden çok önemli bir yeri olduğuna dair küçük ipuçları da toplamış olacağını sanıyorum. 

[d19] Yazımızın çerçevesi dışına küçük bir gezinti olarak eklersem: Dilsel iletişimden sözederken, anlamın (en az) bir gösterge üzerinden iletilmesini kastediyoruz. İnsanın ilk iletişimsel etkinliğini bebeğin ağlamasıyla başlatan anlayışlar da vardır, ne var ki bunlara eleştirel dilbilimde itibar edilmez. Buna göre, insan bebeğinin kendini ifade amacıyla kullandığı ilk göstergeyi, her hangi bir nesneye doğru, o nesneyi işaret etmek üzere kendi eli ve kolunu yönelterek oluşturduğunu söyleyeceğiz. Bebeğin, bunu yaparken, devinimin yanısıra bir de kendi bedenini kullandığı açıktır. Yukarda devinimi bu ilk dilin maddesi olarak konu ederken, başlıca sözcüğüne başvurmamın ardında, bu durumda devinimin yanısıra bir de bedenin, dilin maddesini oluşturmuş olması yatıyor. Yazının bu bölümünde yolumuza dildeki devinimi soyutlayarak devam edeceğimizden, yetişkinlerin kullandığı ve devinimin yanısıra diğer görsel biçimleri de göstergeleştiren beden dili üzerinde durak vermeyeceğiz. 

[d20] Şu an bir yerinden okumakta olduğunuz bu deneme de, tüm uzun metinlerde olduğu gibi, giderek kendi metinsel dünyasını kuruyor. Satırların daktiloda birikmesiyle yazmanın kolaylaşması pek çok yazarın ortak deneyimidir. Bu kolaylık, yazdıkça büyüyen metinsel dünyanın bir noktadan sonra yazarını bir rahim gibi sarıp sarmalamaya ve yazarın kendine biçtiği yetkinin sınırlarını sürekli ötelemeye başlamasından kaynaklanır. Romanın ve uzun soluklu kuramsal çalışmaların erbabları, metnin, çoğunlukla sezgi yoluyla tanıdıkları, bu yaltaklanmasına karşı son derece etkin önlemler geliştirirler. Bu türden önlemlere ben de (becerim dahilinde) başvuruyorum. Hazır yönteme geri dönmüşken, metnin akışına böyle bir müdahaleyi bu kez de okura haber vererek yapmak ve kültür çözümlemesi yönteminin, kısmen (yorumbilgisine ve metin çözümlemesine uzanan tarihiyle) yazarların kendi metinleriyle bu mücadelesinden alınan ilhamla doğmuş olduğunu eklemek istedim. Metnin dünyanın yerine geçmesi gibi, bilgi de hakikatin yerine geçme istidadındadır. 

[d21] İşkencecinin kurbanının gözlerini bağlaması, kurbanın direnme gücünü kırıcı bir uygulayım olması yanında güvenlik önlemi olarak da gösterilir. Oysa ki bu gözbağı işetişimsel işlevini, işkenceciyi, kendi cürmünü kurbanın gözlerinde okumaktan koruyarak yerine getirmektedir. 

[d22] Dilin İktidarı ve Boyuneğmişliği'nin ilk yayınının ardından, bir kaç değerli okur dostum, şiddeti ilk kez başkaldırının bir bağlamında ele almış olmamdan dolayı serzenişte bulunmuşlar ve (yaygın kavramlaştırmayla) kurumsal şiddet bir saik olarak açıklıkla ortaya konulmadan, başkaldırı şiddetini tasfiye edici ifadelerimin eksik bir çerçeve yarattığını öne sürmüşlerdi. İşleyişsel şiddetin bir tanımını burada kısaca sunarken, zihinlerdeki bir soruyu da kısmen cevaplamış olmayı umuyorum. 

[d23] Dilin İktidarı ve Boyuneğmişliği'ne bir ikinci gönderme: Yukarda dilsel-ruhsal bir işleyiş olarak incelediğimiz süreci, aydının kaderini resmederken (Foucault`nun specification of individuals şeklinde kavramlaştırdığı olgunun açıklama alanını genişleterek) tarihi-kültürel bir çerçevede ele almıştık. 18. yüzyıldakinin benzeri (ama başka) bir dönüşümün hemen arifesinde olduğumuzu düşündüğümden, bu konuya ilerde de pek çok defalar döneceğim; tabii her defasında yeni bir gözlem noktasından bakmak üzere.


Sav ve Karşı-sav

Duerr, Hans Peter - Obszönitaet und Gewalt (Der Mythos vom Zivilisationsprozess Band 3), ISBN 3-518-38951-3, Suhrkamp Verlag, Franfurt am Main - 1995 

Foucault, Michel - The History of Sexuality (An Introduction), Translated from the French by Robert Hurley, ISBN 0-14-055154-9, A Peregrine Book, London - 1987 

Foucault, Michel - The Use of Pleasure (The History of Sexuality - Volume 2), Translated from the French by Robert Hurley, ISBN 0-14-055213-8, A Peregrine Book, London - 1988 

Foucault, Michel - Technologies of the Self (A Seminar with, edited by Luther H. Martin), ISBN 0-422-62570-1, Tavistock Publications, London - 1988 

Goffman, Erving - Stigma (Über Techniken der Bewaltigung beschaedigter Identitaet), Aus dem Amerikanischen von Frigga Haug), ISBN 3-518-27740-5, Suhrkamp Verlag, Franfurt am Main - 1994 

Marx, Karl - Die Frühschriften (Herausgegeben von Siegfried Landshut): VIII. Die Deutsche Ideologie (1845/46), ISBN 3-520-20906-3, Alfred Kröner Verlag, Stuttgart - 1971 

Bilgi

Schmitt, Jehoeda Sofer ve Arno - Müslüman Toplumlarda Erkekler Arası Cinsellik ve Erotizm, Çeviri: Dilek Canat (Özgün: Sexuality and Eroticism Among Males in Moslem Societies - 1993), ISBN 976-366-045-6, Kavram Yayınları, İstanbul -1995


Kaynak : https://web.archive.org/web/20010216134555fw_/http://araf.net/dergi/sayi10/html/ozbil971.shtml