index

31 Aralık 1995 Pazar

YAZ BENİ - Özcan Özbilge

 
Özcan Özbilge
Edebiyat Özel Sayısı
 
YAZ BENİ !
 
    Onun gülmesidir güldüğüm  
    Onun nefeslenişi  
                               bir çıplak bedende  
                               ki kıvrılmış  
                               dizlerinde ayazla  
                               omuzlarında gölgeler  
                               odanın loşluğunda  
       
    Ah, tutuşurum gecenin boşluğunda.
Gözlerimi derin pencerenin laciverdinde yitiriyorum. Alnım şaşkın ve dağınık. Kaslarım sahipsiz, göğsüm boş ve ıssız, parmaklarım dokunmasız, öylece oradayım. Bir sözcük umuyorum. Sözcük, seni umuyorum, kurtar beni. Her zaman olduğu gibi kurtar. Kırk mumluk gece lambasının soldurduğu bu yorgun nesneler dünyasında acizim yine, sözcük, duy beni. Renksizim, dilimin ardında bir ağırlık.  

Ses yok.  

Gölgesini görüyorum. Pervazın ardında duruyor, biliyorum, her an olabilecek olanın şiddetiyle beni yaşıyor. Safi ben kesilmiş, tüm benliğiyle beni yaşıyor. Hangi ben? Ben göremiyorum ama. Olamıyorum ama. Olamadığım yerde bir ilahi başlıyor. Her zaman böyle oluyor. Bir şeyler oluyor. Yokluğumda oluyor. Seyircisiyim. Seyircinin kim olduğunu bilemiyorum. O nefesleniyor. Aklında ben.  

    Bir damla tuz  
                          bal  
                               ve ateş  
                               ve yanısıra yaşadıklarımdır  
                               bakmak ve gezinmek o tenha kayalıklarında hayatın  
                               sereserpe ve ferah ve rüzgarlı  
                               elim saçlarında  
                               veririm saçlarımı da düşerim serbest  
                               hayatın boşluğuna.
Söz gelmiyor. Sıradanlığın şiiri yoktur, biliyorum. Çünkü olmuşluğum vakidir. O, pervazın ardından aniden bir devinime dönüşüyor. Elinde aniden parlayan bir bıçakla. Dünyanın bir haritası kazınıyor gözlerime: bir muşamba masa örtüsü, üşümüş yanaklar, kirli bir kadeh, ekmek kırıntıları, kasımpatları ve bir mürekkep şişesi, bir amentü billahi, bir kaç çığlık, çok sayıda yürek, havada keskin bir dönüş, çarpılmış bir kapı, acıyan dirsekler, ikizkenar bir aynada pencere gölgeleri. Bıçak yükseliyor.  

Haykırıyor: Yaz beni!  

Kan ter içersinde uyanıyorum. Yalnızca benim olmayan bir rüyayı görmüşüm sanki. Odanın duvarları göz bebeklerimde şekilleniyor. Bir çamur deryasından kurtulur gibi, zorlukla çıkıyorum yataktan. Sarsak adımlarım sakin bir zamansızlıkta. Derin pencereye yöneliyorum. Serin hava. Güzel sevda. Cümbüş sesleri geliyor uzaklardan.  

Sayfayı çeviriyorum:  
  

    I  

    Yüz şarkı söyler en üst  
    noktasında bedenin,  
                                    bir başına. Bütünüyle  
    et ve kemik, bütünüyle şarkı ve hizaya  
    getirilmiş. Çünkü cehennem sakindir,  
    çatlamış dudaklarda ve ten ve  
    us tanecikleri dönmekte, yumuşak  
    bir ıslık sesiyle inmektedirler  
    yere.  
                            Kendi ölümündü bu  
    gördüğün. Senin kendi yüzün, katı  
    ve ham. Bu: sesten ya da  
    devinimden yoksun. Sweet Afton,  
    ölü dilenci kanıyor  
    henüz. Kanı, bir zaman için  
    canlı ve bir kapı aralığına  
    sıkışmış, şarkı söyleme  
    uğraşında. Yağmurun altında  
    çatlaklara akıyor. Dipleri  
    meşhur çukurlara. Ki bir kenarı  
    onların bir başka yaşamın  
    masum yayınlarıdır.  

    II  

    Bu noktada, ne ard  
    ne de ön olan bir noktada, boyutsuz  
    çizgide. Bir başın  
    tepeden, İsa'nın cennetinden  
    görünüşü, tarih ya da  
    arzudan soyutlanmış.  
                                      Çakılmış ve gölgeye  
    dik. (hatta söz bile, düşeydir, iz  
    bırakmaz. Ölüme doğmuş,  
    sıkıca tutturulmuş ona, ki orada  
    aşık iki yana açar kollarını,  
    Tanrıları tarihle tehdit  
    etmek içindir duruşu.  
    Parmaklar ıssızlığa uzanır. Her  
    noktada, insan teninden sonra, ışık  
    bile varsayımsaldır artık. Fakat bir  
    son, onun sonudur bu, bir  
    başlangıcın başarılamaması.  
       
    Bir haç. Bedenle ifade, simge, kollar  
    bir çizgide, kaskatı gerilmiş, çivilenmiş,  
    güçlerini aldıkları şeyin belirtisinden yoksun.  
    Nokta, bir çizgi oluştururlar; bir haç ya da  
    bir adam ve onun maddesi, toprağa  
    gömülmüş. Baş geriye savrulduğu  
    ve ağız, varoluşa haykırılan bir  
    çığlıkla açıldığında belki  
    ancak en küçük belirtisi olabilecektir  
    devinimin - pis bir leke: yardım  
    gelmeyecektir. Kimse o istasyona  
    bir ikinci kez dönmeyecektir. (*)

Çırpınarak uyanıyorum. Kirpiklerimde çocuk kıpırtıları. Havada mavi bir günün uçuşan zerrecikleri. Doğruluyorum. Radyoda günün haberleri. Mutfaktan yana fokurdayan çaydanlığın sesi ve konuşmalar. Terliklerimi aranıp buluyorum. Parmaklarımda dokunma arzusu. Alnımda gümüş renkli bir deniz.  

Sayfayı çeviriyorum:  

(*) şiir, LeRoi Jones / Amiri Baraka, yazarın serbest çevirisiyle alıntılanmıştır. 


Kaynak : https://web.archive.org/web/20020531212449fw_/http://www.araf.net/dergi/sayi05/metinler/ozbi095e.html

 

30 Aralık 1995 Cumartesi

SÖZÜN DEĞERİ VE ÖZGÜRLÜĞÜ - Özcan Özbilge


Özcan Özbilge
Edebiyat Özel Sayısı

SÖZÜN DEĞERİ VE ÖZGÜRLÜĞÜ
(Edebiyatın ve Eleştirinin Geleceği Üstüne)

İnsani etkinliğin gereksinimler doğrultusunda şekillenmesi, bu etkinliği zorunluluk ulamında sınırlar ve ona koşullu/işlevsel bir nitelik kazandırır. Özgürlük alanı, oysa ki, insani etkinliğin, ihtiyaçların ve koşulların zorunluluğundan kurtulduğu ve bu etkinliğin yol açacağı maddi dönüşümün, artık her hangi kılgısal bir ereğe bağlanmadığı noktada başlamaktadır. İnsani varoluş, özgürlük ve zorunluluk kiplerini üstüste barındırabilirse de, özgürlük alanı, ruhun zorunluluklardan ricat ettiği bir korunak değil, bu zorunlulukların ardında ve çok şeye muktedir insan emeğinin gücüyle ulaşılabilecek bir zaman ve mekan sınırsızlığıdır. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, özgürlük zorunluluğun dışına çıkılması değil, aşılmasıdır

Söz, maddi dünyayı doğrudan dönüştürme gücüne sahip değildir. Küçük bir dağı, örneğin, bağırmakla yerinden oynatamazsınız. Ne var ki, tarih, insanoğlunun maddi dünyaya biçim verme uğraşında sözün vazgeçilmez yerine işaret eder. Babil kulesi sözle dikilmiş, Emevi devleti sözle kurulmuş, haçlı orduları sözle ayağa kaldırılmış ve devrimler sözle başlatılmışlardır.Söz, dünyayı, ulaştığı insanlar aracılığıyla dönüştürür. Bununla birlikte, maddi dünya üstünde etkimeye yönelik bir eylem olarak söz, etkiyen ile etkilenen arasındaki ilişkinin kitlelere indirgenmiş başka insan tekleri üzerinden gerçekleştirilmesini özendirici niteliğiyle, diğer bir deyişle, insanı insanın aracı kılmaya elverişliliğiyle, özgürleştirici olabileceği kadar köleleştirici de olabilir. Öyle ki, tarihte söylenmiş ve söylendikleri zaman ve mekanda özgürleştirici ya da köleleştirici işlev kazanmış oldukları kabul edilegelen pek çok sözün, bu karşıt işlevlerinden bağımsız olarak, aynı değeri ya da değersizliği taşıdıklarını ileri sürebiliriz. Söz, özgürlüğü, kılgısal bir erek olarak barındırdığı müddetçe özgürleştirici değildir. 

 

Bir Meta Olarak Özgürlük

İfade, insanın kendini yapma eylemi olarak, mucizevi bir çeşitlilik ve boyutluluk arzeder. Çömlekçi tekerinin başına oturmuş yaşlı usta, bir anıtyapı tasarımını şekillendirmekte olan mimar, bir ezgiyi doğurmakta olan besteci ve bir kitle hareketini başlatma sürecindeki öğrenci önderiifade edimi içersindedirler. İfade süreci, kuşbakışı bir tasvirle, biri diğerinin maddesi olacak şekilde, üstüste sıralanmış çok sayıda biçimin eşzamanlı olarak üretildikleri koşut sürekliliklerden oluşur. Sözgelimi, konuşma esnasında bir yandan düşüncelerini ve duyuşlarını dile getirmekte olan insan, dilin biçimlerine dökülmüş olanı aynı an zarfında bir de seslendirerek söze dönüştürmektedir. Bu örnekte, soyutluğuyla kavradığımız insan düşüncesinin ve duyuşunun, diğer bir deyişle, anlamın, biçim kazanabilmek için ihtiyaç gösterdiği maddenin dil olması gibi, dile dökülmüş düşüncenin, kuramsal çerçevemizin kavramıyla dil-düşüncenin de maddesi ses ya da (bir adım ilerde) yazıdır. Çömlekçi ustasının ellerinde ifade edilen estetik duyuşun, çamura aktarılma sürecinde (yani ifade sürecinde) maddeye maledilen resminin, artık ustanın ellerinden koparak somutlaşması gibi, söz de sese ya da yazıya aktarılan dil-düşüncenin, dondurulabilir bir sureti, an içersinde ortaya konulmuş bir resmidir. 

Söz, ifadeden koparıldığında, diğer bir deyişle, anlamın bir kaç kez üstüste sureti çıkarılmış bu anlık resmi, ifade ediminin vektörel toplamından seçilerek ayrıştırıldığında, yeniden, ancak bu kez bir başka düzlemde, maddileşir ve serbest dolaşıma çıkar. Serbest dolaşımdaki söz, uyarlanabilir işlevli bir ürün ve el değiştirebilir bir meta olarak, geçerli mülkiyet ve ticaret hukukunun bir nesnesine dönüşecektir. İfadenin, biçim kazandırdığı düşünce ve duyuşun yegane karşılığı olmadığını, anlamın, henüz ifade sürecinde, öznenin kendini gerçekliğin içersinde konumlandırışı, dilin dizgeseli ve geçerli iletişim koşullarının bir bileşkesinde eriyerek dil-düşünsel biçim kazandığını hatırlarsak [d1], serbest dolaşımdaki söze ulaşana dek geçen uzun çeviri işleminde, düşüncenin ne denli korkutucu boyutlarda bir yoksullaşmaya ve indirgenmeye maruz kaldığını görülecektir. Öyleyse sözün değerini, ayakta durabilme gücünde, bir başka deyişle, ait olduğu ifade uzayını, taşındığı her zaman ve mekan noktasında, yeniden yaratabilme yetisinde aramamız gerektiğini söyleyebiliriz. Değerli söz, onu işlevsel bir erekle telaffuz etmeye kalkışan söylevcinin dudaklarına ve ideoloğun kalemine direnebilmeli, el değiştirdiğinde, yeni sahibine bir meta olarak yarar sağlamayı, yani gereksinimlere cevap vermeyi reddetmelidir. 

Modern ölçübiçimsel akıl, ifade ve sözü birlikte ya da muğlak bir içiçelikte kavrar. İfade ya da söz özgürlüğü denildiğinde ortaya çıkan kavramsal muğlaklık, ancak, bir tesadüf olmayıp, çağdaş Batı uygarlığının meşruiyet düzeneklerinin üstünde yükseldiği bir uygulayıma işaret eder. Özgürlük sözel bir eylem olarak, onu hedefleyen öznenin pragmasını öne çıkarırken, bir ifade deneyimi olarak aynı öznenin ethosuna hitap etmektedir. Öyle ki, bu çifte yüzlü ve kılıçtan keskin özgürlük, tıpkı insan emeğinin, artı değere dönüştürülerek gayri-insani bir dünyanın inşasında işe koşulması gibi, insan vicdanının da söylemlerin dolaşımına çıkarılan el değiştirebilir ve biriktirilebilir bir meta olarak, aynı gayri-insani dünyanın meşrulaştırılması doğrultusunda kullanılmasına olanak sağlamaktadır. Bir başka şekilde söylemek gerekirse, özgürlük, dünyanın inşasında işe yaradığınca geçerlilik kazanan nesnel-söylemsel bir kurgu, içi boşaltılan hayatın kurumasının önüne geçecek miktarda da insan tekine terkedilmiş öznel bir ifade alanıdır. 

Öte yandan, modern insan, önüne neredeyse bir kemik gibi atılan bu küçük öznellik ve özgürlük alanında dahi kendini bütünlükle gerçekleştirme imkanına sahip değildir. Zira, doğrudan insanın ruhsallığına yönelik bir iktidar uygulayımı olarak, ifade/söz özgürlüğü söylemi, hayatlarımızı dışardan kuşatmaya değil, yüceltilmiş bir takım davranışsal ölçübiçimlerle dayatılan, yapay bir ulamlandırma aracılığıylabölmeye yönelir. İnsani varoluşun ulamlandırılarak indirgenmesi, modernlik öncesi iktidar dizgelerince de başvurulduğunu gördüğümüz yaygın bir uygulayımdır; ancak günümüzde, ("bireysel/ toplumsal, özel/mesleki, öznel/nesnel" örneklerinde görüldüğü gibi) bu ulamlandırmalar insan hayatını bir çok kez üstüste ikiye bölmekle kalmaz, aynı zamanda ortaya çıkan yarım hayatları karşıtlık ve çelişki kiplerinde ilişkilendirir. Modern bilinç, bu nedenle, olası hemen bütün tezahürlerinde, henüz boy atarken toprağı asitli atıkla zehirlenmiş bir fidanın çarpıklıklarını taşımaktadır. 

İfade/söz özgürlüğümüzün uygarlığın başkentlerinde yasalarla [d2] güvence altına alınmış olduğunu biliyoruz. Ne var ki konuşmak, eğer dinleyenleriniz yoksa bir ifade değeri taşımaz. Modern kapitalist toplumun, anayurdunda ulaştığı son gelişme safhasında, konuşanların susturulmaları bir iktidar yöntemi olarak geçerliliğini yitirmiş olduğundan, söz konusu güvence, anlamlı başkaldırının meşru iletişim alanını tümden terketmesine, diğer bir deyişle, insan teklerinin topyekun susmaya karar vermelerine karşı işlerliktedir. Öte yandan, ısrarla yüceltilen ve gerçekleştirildiği öne sürülen özgürlük, aslen bir telaffuz etme serbestisinden başkaca bir şey olmayıp, bu işlevsel ve ruh doyurmayan serbestinin özgürlük olarak sunulması da, yine değerli ifadenin hasat edilerek akıldışı düzenin olmayan anlamını ikame etme amacıyla sömürüldüğü süreci tamamlamaktadır. 

Edebi ve eleştirel sözü, belagat ve söylevcilikten ayıran temel niteliklerinden biri, o sözün taşıdığı ifade değeridir. Öyleyse günümüzde, edebiyat ve eleştiri biçimlerini takıp takıştırarak söylemlerin dolaşımına çıkmış, hizmetkar ve işlevsel sözü nereye koymamız gerekmektedir? Alelade serbestinin özgürlük olarak pazarlanmasında olduğu gibi, umumi geçerlilik taşıyan süslü duyuş ve düşünce kırıntılarının da, edebiyat ve eleştirinin yerine ikame edilmesinin belirli ve dizgesel uygulayımlar aracılığıyla gerçekleştirilmekte olduğunu düşünebiliriz. 

 

İnsanın Hendesesi

Olguculuğun kurucusu Auguste Comte (1798-1857) [d3], bugün belki düşünce tarihinin gülünçlükler sayfasına yakıştırabileceğimiz ısrarlı mesleğine, insanın özgürlük diye bir sorunu olmadığını öne sürerek başlamıştı. Maddeci ve ideacı düşünceleri, deneysel olmadıkları gerekçesiyle rafa kaldırarak, başpiskoposluğuna soyunduğu yeni bir insanlık dinini [d4]ve olgucu çağı muştulayan Comte, 19. yüzyıl başlarında Avrupa'nın ortaçağ artığı köhne, yoksul ve kasvetli dünyasının, uygulamalı bilimlerin ilk başarılarıyla değişmeye başladığını görerek gözleri kamaşmış şaşkın ve hevesli bir kuşağın temsilcisiydi. Bununla birlikte yaşadığı çağa ve günümüze damgasını vurmuştur. Auguste Comte'a, bir düşünce akımı olarak, 20. yüzyılla birlikte aşılmış olduğu varsayılan, ancak aldığı yeni biçimlerle aslında halen sürmekte olanolgucu çağın yanısıra, toplumbilim (Fr. sociologie) kavramını da borçluyuz. Ancak, Comte'un toplumbilimi, kuramsal bir çerçevede geliştirilmiş yöntemlerin uygulanabileceği bir bilgi alanı olmaktan ziyade, René Descartes'tan esinlenmiş görgücü (İng. Empiricist), kuru bir mekanik gerekircilikle ulaşılmış ve telaffuzu anlamından büyük bir takım savsözlerle halelendirilmiş basmakalıplardan ibaret, bir çeşit toplum mühendisliğiydi. Olguculuğun iki önemli ismi, John Stuart Mill (1806-1873) [d5]ve Ernest Renan (1823-1890), Comte'un, yeni bir dünya kurma hevesinin giderek bir sayıklamaya dönüştüğü son dönemini önemsemeyerek, toplum mühendisliğine, modern milliyetçiliğin ve liberalizmin kurgulanmasında etkinlikle uygulanabilecek siyasi gerçekçilik kazandırdılar. Burada önemli bir ilintinin üzerinden geçiyoruz: Mill ve Renan, olguculuğun, felsefenin ve bilimin yerine talip olan bir düşünce akımı olarak silinirken, insanın insanı nesneleştirmesi sürecini tasdikleyici bir siyasi-toplumsal kavrayış olarak yaygınlaşmasını temsil etmektedirler. 

Dünyanın anlaşılmasından kaynaklanan coşku ve bunu izleyen güvendelik duyumu, tüm insanların paylaştıkları doğal bir deneyimdir. Güvendeliği, mutluluğun koşullarından biri olarak, başka başka hayatların yöneldiği ortak bir liman gibi düşünebiliriz. Anlaşılamayan bir dünya, içerdiği bilinmezlerle hayatın gündelik düzenli akışını tehdit ettiğinden, insan dünyayı anlaşılır kılmaya yönelir ya da bunu yapamıyorsa, dünyanın anlaşılır olduğu duyumuna ulaşmaya çalışır. Auguste Comte'un hevesli şaşkınlığı, kolayca anlaşılabilen bir dünyanın yarattığı abartılı güvendelik duyumundan kaynaklanıyordu. İndirgenerek anlaşılır kılınmış ve üstüne üstlük, uygulamalı bilimlerin erkek elleriyle biçimlendirilmeye boyun eğmiş bir dünyadan daha güvenlikli neresi olabilir? Olgucular felsefeyi de rafa kaldırmış olduklarından, insan zihnine yenilmiş bu biçare dünya, görünür bedeninin ötesinde saklayabileceği olası bilinmezliklerinden de arındırılmış, muazzam ve kadınsı birköle-mekan oluşturmaktaydı. 

Ne var ki, bilinemeyen, tehdit eden bir anlam olarak, insan hayatında ulamsal değil, metaforik bir yer tutar. Öyle ki, felsefenin olgucularca düşünce adına iptal edilmesi, aslında son derece simgesel bir seçime işaret etmektedir, zira bilinemeyeni insan hayatından çıkarmanın tek yolu, hayal gücünün mantığın hakimiyetine teslimiyetinden geçer. Auguste Comte'un, 19. yüzyılda henüz sadece bir ruh hali ve ikame-felsefe olarak ifadesine yöneldiği olguculuk, güvendelik duyumunun ardında koşan ve bu yolda kendi varlığını da indirgemeye razı olan modern erkeğin varoluşunda, ilkin bir siyasi-toplumsal kavrayışa ve ardından bu varoluşun temel biçimlerinden birine dönüştü. Hayal gücünün dizginlenmesi, ruhsal bir uygulayım olarak, erkeklerarası toplu bir iradenin yansıtıldığı dil aracılığıyla yaygınlaştı. Bu yaygınlaşma, önceleri meslekten, sonraları ise artık meslekten olmaları gerekmeyen mühendisler aracılığıyla gerçekleşti ve yine onların başına geldi. 

19. yüzyılın son yarısında, insan bilimlerinin kapısını ilk kez siyaset ve toplumbilim aracılığıyla zorlayan mühendislerin, 20. yüzyılla birlikte antropolojiden dilbilime, oradan ruhbilime kadar uzanan geniş bir alanda giderek daha fazla söz sahibi olduklarına tanık olduk. Yaşadığımız yüzyılın ikinci yarısı, mühendisliğin, bir varoluş biçimi olarak, insan bilimlerinde hakimiyetini pekiştirdiği ve sanatı istilaya yöneldiği bir dönem oldu. Felsefe, özerk bir bilgi alanı olarak gülünçleşerek tarihdışına çıkarılırken, yapısalcı, yeni-olgucu ve göstergebilimci düşünce okulları, insan bilimlerinin bütünüylehendeseleştirilmiş alanları olarak ortaya çıktılar. Düşünce dünyamız, ellerinde cilt cilt istatistikler ve bilgisayar çıktılarıyla insani malzemenin bekçiliğine soyunmuş mühendis-ruhbilimcilerin, indirgenmiş ve özürlü kahramanlar aracılığıyla yapma insanlık durumları tasarlayan bilgiç mühendis-romancıların, ait oldukları dünyalardan koparılmış yaşantı kesitlerini kesip biçip yapıştırarak ödül avlayan mühendis-yönetmenlerin, uydurma post-modern durumu keşfetmenin şaşkınlığı ve hevesi içersinde tarihin sonunu ilan eden mühendis-düşünürlerin ve bunların hemen her alandaki sayısız benzerlerinin, titiz ve dakik bir gözboyama sanatını icra ettikleri bir tiyatro sahnesine dönüştü. Ancak bu tiyatronun yüksek bir talebe cevap verdiğini ve salonun her gece hınca hınç dolduğunu yadsıyamayız. Bu talebin bir nedeni vardır:geçerlilik. 

Mühendisler, zamanımıza gökten zembille inmediler. Sanayi devrimiyle, sanatçının öteki yüzü olmaktan çıkarak, başlı başına bir yaratı yöntemi olma yolunda gelişen mühendislik, dünyanın cildinin tarihte misli görülmemiş ölçeklerde yeniden şekillendirildiği çağımızda, giderek katlanan bir hızla yetke ve hacim kazanmış, modernliğin kültürel dokusunda, erkeklere özgü bir varoluş biçimi olarak cisimleşmiştir. Söylevciliğin çenesi düşük mirasçıları, aydınlar, uygarlığın söylemsel sergi yerinde kendi kendilerine gelin güvey olurlarken, iktidarın uysal hizmetkarları, mühendisler, varoluşlarını modern dünyanın maddesine aktararak çoğalmaktaydılar. [d6] Geçerlilik, mühendis yaratıcılığının dünyaya verdiği cevabının anlam yükünü oluşturur, ancak öyle ki, burada sözünü ettiğimiz yapısal ve görgül bir geçerliliktir. Köprüler, Eiffel kuleleri [d7], yollar, gökdelenler inşa ederken ve üretim, iletişim, ulaşım, bilgi-işlem devrimlerini adım adım tasarlar, geliştirir ve uygularken, doğayla ilişkisini, ilgili bilimlerin ve kapitalist işlevselliğin yetkinleşme sürecinin belirlediği verili bir zeminde yaşayarak, kendi biçimsel yetkinleşmesini gerçekleştirmiş olan mühendis, bir varoluş biçimi olarak, bilimlerde, felsefede ve sanatta yaygınlaştığında, bu kez toplumsal düzenle ilişkisini de verili yaşamaya başlamıştır. Bir başka şekilde söylemek gerekirse, mühendis, elini uzattığı toplumsal ve insani dokuya, doğal malzemeye yönelirken geliştirdiği işlevci ve indirgenmiş bir duyarlılıkla yaklaşmakta ve dünyanın düzeni verili bir zemin olarak dünyanın doğasının yerine geçmektedir. Lakin, siyasi-toplumsal verilerin doğal verilerin yerini almasıyla, işlev ve amaç üstüste gelerek bir ve aynı şeye dönüştüklerinden, insan mühendisliğinde geçerlilik, süreçlerden arındırılmış, salt yapısal ve verili olanın tasdiklenmesine yönelik bir nitelik olarak ortaya çıkmaktadır. Sözgelimi, bir köprünün geçerliliğinin, doğanın koyacağı koşullarda sınanması olanaklıyken, hendeseleştirilmiş düşüncenin ve duyuşun geçerliliği, ancak, mevcut siyasi-toplumsal düzenin koşullarında sınanabilmektedir. Öyleyse şunu söyleyebiliriz: insan ve toplum mühendisleri dünyayı değiştirmemekte, bilakis, siyasi olarak belirlenmiş bir değiştirilemezliğin içersinde ürettikleri geçerlilik aracılığıyladünyanın değiştirilebilirliğini geçersizleştirmekte ve kendi elleriyle ürettikleri bu sonucu siyasi değiştirilemezliğe geri besleyerek, yeniden bir verili koşul olarak kendilerine dönmesini sağlamaktadırlar. Bu ilişki, insanların biraradalığının bir kaç farklı düzlemini kesmekle birlikte, umutsuz bir kısır döngüden başkaca bir şey değildir. 

 

Birbaşınalığın Erdemleri

Gündelik yaşantılarımıza işleyen yapay ulamlandırmalarla, birinci kısımları içerde kalarak insan tekine teslim edilmek üzere, ikinci kısımlarıysa dışarda kalarak mevcut iktidar ve üretim ağına katılmak üzere, ikiz ve düşman yarımlara bölünmüş varoluşlarımızın içerdikleri karşıtlık ve çelişki ilişkisi, sözün değeri ve geçerliliği arasında ortaya çıkan karşıtlık ve çelişki olarak, dilde yeniden üretilmektedir. Geçerli söz, doğanın yerine geçirilmiş olan dünyanın düzenini başarıyla tasvir ederek, açıklayarak ve yeniden üreterek dolaşımdadır. Bu durumda, nesnellik, atfedilmiş bir nitelik olarak, aslında, geçerli sözün uyarlanabilir işlevselliğine ve el değiştirebilir bir meta olarak, taşındığı her yeni ifade uzayında işe yararlılığına işaret etmektedir. Söze bu sahte nesnelliğini kazandıran, sözün sahibinin, ifade edimi içersinde, kendini alabildiğince dışarda ve ölçübiçimlere uygun olarak varetmeye yönelmiş olmasıdır. Diğer bir deyişle, ifade eden özne, kendi hakikatinin öznelliğinden kaçtığı oranda geçerli sözün sahibi olabilmektedir. 

Nesnel ve öznel olanın bu çarpıtılmış coğrafyasında, estetik yansıtma, verimli çelişkililiğini yitirir, zira mevcut nesneler dünyasının dolaysız algılanması, nesnel olanın artık geçerli olanı işaret etmesi nedeniyle, olanaksızlaşmıştır. Hadım edilmiş imgelemlerin, verili koşullarda reddedilemez bilgiç satırları, bu kez edebi ya da eleştirel söz kisvesinde karşımıza gelen çıplak olgunun (factum brutum) dayatmacı ve boyun eğdirici niteliklerine haizdir. Öyleyse bu sözü, artık olgusal söz şeklinde adlandırabiliriz. Söz mühendislerinin, muazzam ölçeklerde inşasına giriştikleri geçerli edebiyat ve eleştiri tasarımı, tam da bu olgusal yapısından dolayı, değerli söze özgü yeni dünyalar yaratma kudretinden yoksundur. Lakin küreselleşme safhasına ulaşmış olan kapitalist uygarlığın, coğrafi dünyanın sonuna gelinmesiyle maddi metaforunu yitiren ufukları, artık kapanmış olduklarından, sözün, ideolojik temelde de olsa bir değerler hiyerarşisine bağlanmasını ve yeni dünyalar talep etmesini gereksiz kılmaktadır. Mevcut dünyanın abartılmış ve azman bir sureti olarak, geçerli söz, edebiyat ve eleştirinin bedenini teslim almış bir karşı-imgelem ve karşı-sorgulama gibi işlev görmekte, dünyanın kurulmasına değil, olduğu gibi yerleşmesine hizmet etmektedir. Tahakkümün bu kadife sağanağı altında, sesini arayan değerli söz, hizmetkar edebiyat ve eleştiriyle bütün köprülerini atmak, tavizsiz ve birbaşına dile gelme gücünü, metalaşmadan çoğalmak yolunda, yegane önlem olarak (yeniden) kazanmak durumundadır. Yankılanma güvencesine ihtiyaç göstermeksizin ifade edilebilmiş olan söz, verili koşullardan bağımsız bir ifade uzayı oluşturduğundan, taşındığı her zaman ve mekan noktasında metalaşmaya direnir. Burada yeni bir şeyden sözetmiyorum. İnsani ilerlemenin, büyük ustaların ve kutsal kitapların satırlarına aktarılmış adımları, soysuzlaşmaya ve çürümeye yüzyıllardır aynı şekilde direnmekteler. Günümüzde, yazının bir ürün olarak, yeryüzünde sebebiyet vereceği sonuçların, yazarın seçtiği varoluş kipiyle doğrudan ilintili olduğunu kavramış ender edebiyatçılardan biri olan Juan Goytisolo [d8], gelecekte yazarlık ahlakının bir başucu kitabı gibi okunacağını düşündüğümBirbaşına Kuşun Erdemleri (Las Virtudes del Pajaro Solitario) [d9] isimli deneysel romanını şu satırlarla sona erdirir: 

"birbaşınalıkta yaşadı 
ve birbaşınalıkta kurdu yuvasını 
ve birbaşınalıkta yarince 
delalet edildi, yine yalnız 
yaralı aşkın birbaşınalığında 

nihayetinde yazılan kitabın sayfalarını bir ve sonuncu kez kapayıp da diğer kuşlarla beraber uçmadan evvel." [d10] Goytisolo'nun, kitapta hesaplaştığı ve yerine geçtiği, ömrü kilise zindanlarında yalnızlık içersinde tükenmiş Alvarezli Aziz Yohanna'nın (San Juan de la Cruz, 1542-1591), işkencecilerince, yazdıklarını sayfa sayfa yutmaya zorlandığı rivayet edilir. Bu rivayeti Batı aydınlanmacılığının özgürlük söylemini takip ederek okursanız, içinde yeni bir şey bulamayabilirsiniz. Ancak, Goytisolo'nun hesaplaşması, sayısız tıpkıbasımını bugün de ülkemizde ve dünyada yaşamakta olduğumuz bu resime yeni bir ışık düşürür: madde kazanmış değerli sözünü, isyankar azize yutturanlar, vicdan iktidarının kalem bekçiliğine soyunmuş olan diğer yazarlardır. [d11]

 

Şeytan Ayetleri

1989'un Şubat ayı içersinde, İngilizce yazan müslüman Hint asıllı edebiyatçı Salman Rushdie hakkında verilen ölüm fetvasının haberi, dünyanın sokaklarına ve caddelerine dalga dalga ulaşırken, Aziz Yohanna'nın kaderi yeni bir tekrarın eşiğindeydi. Salman Rushdie'nin Şeytan Ayetleri isimli romanında, İslam peygamberinin küçük düşürülmesi ve gerçeğin tahrif edilmesinde gerekçesini bulan ölüm kararı, meşihat çerçevesinde verilmiş bir hükmün biçimlerini taşımakla birlikte [d12], modern dünyanın siyasi gerçekliğinde, emperyalist ve hakimiyetçi Batı modernliğiyle saltıkçı ve arındırmacı İran tersinden-modernliği arasındaki ideolojik meşruiyet savaşımında, ustaca hesaplanmış bir satranç açılımı etkisi yarattı. Ölüm fetvasını, İran'ın yalıtılmasına yönelik uluslararası siyasette işe koşulabilecek yeni bir malzeme olarak değerlendiren küresel iktidar, dört dörtlük bir meşruiyet çerçevesinde hızla ve etkin bir biçimde harekete geçtiyse de, arka bahçesinde birdenbire sokağa dökülen müslüman azınlıkların tırmandırdığı toplumsal gerilim, yakılan kitabevleri, Islamabad ve Bombay'da ölümlerle sonuçlanan kanlı gösteriler ve dünya İslam toplumlarının İran'la ani yakınlaşma sürecine girmeleri sonucu geri adım atmak zorunda kaldı. İletişim tekellerince, fetvanın duyurulmasının hemen ardından, ifade/söz özgürlüğü söyleminin taşıyıcılığında gündemin ilk sırasına oturtulan Hint asıllı edebiyatçı, olayların umulmadık ve baş döndüren akışı içersinde şahsına atfedilen uygarlaştırıcı mehdi sıfatını törenle giyinmeye hazırlanırken, çevresinde halelenen sesi sonuna kadar açılmış iktidarın giderek seyrelmeye başladığını gördü. Şeytan Ayetleri'nin müslümanların vicdanlarını yaralayıcı ifadeler içerdiğini önce hükümetler keşfetti. Kamuoyu imalatında uzmanlaşmış iletişim sanayi ve uygarlığın küresel iktidarına katılan özerk siyasi oluşumlar, bumüthiş keşifte, hükümetleri bir kaç ay geriden izlediler. 1989 yazı sonlarında, yani ölüm fetvasının yayınlanmasından yaklaşık altı ay sonra, Rushdie'nin çevresinde, gevşek örgütlenmiş ama geniş bir yazarlar topluluğu ve İngiltere devletince hayatını korumak üzere görevlendirilmiş güvenlik uzmanlarından başkaca hiç kimse kalmamıştı. [d13]

Salman Rushdie, yeknesak sürgünü boyunca, dünya müslümanlarından bir kaç kez özür diledi ve 28 Aralık 1990'da The Times'da yayınlanan bir makaleyle yeniden müslüman olduğunu ilan etti. Bununla birlikte, yazar, müslümanlar adına konuşan bir takım kurum ve sözcülerin, fetvanın iptali için öne sürdükleri, Şeytan Ayetleri'nin yayından kaldırılması koşulunu kabule yanaşmadı. Tartışmalı kitabın yayın serüveni, 11 Temmuz 1991'de Japonca'ya çevirisini gerçekleştiren Hitoshi Igarashi'nin dövülerek öldürülmesiyle yeni bir boyut kazandı. 26 Eylül 1991'de Uluslararası Frankfurt Kitap Sergisi yürütme kurulunca, İranlı yazarların, ölüm fetvası yürürlükte kaldığı sürece, sergiye kabul edilmemeleri karara bağlandı. 24 Mart 1992'de, Şeytan Ayetleri'nin yayını uzun süredir bekletilen karton kapaklı ucuz bir baskısı İngilizce kitap piyasalarına sunuldu. Şubat 1989'dan bugüne, dünya çapında isim kazanmış yüzlerce önemli edebiyatçı, binlerce isimsiz ya da az tanınan yazar, çevirmen ve eleştirmen, değişik tarihlerde düzenlenen etkinliklerde Salman Rushdie ile dayanışmalarını sergilediler. Tüm bu kalabalık yazar topluluğu içinden, etkin katılımlarıyla dikkatimi çeken önemli isimleri zikredersem, oldukça renkli ve çeşitli bir yıldızlar geçidiyle karşılaşırız: Kathy Acker, Margaret Atwood, Nadine Gordimer, Günter Grass, Seamus Heaney, Francis King, Hanif Kureishi, Mario Vargas Llosa, Naguib Mahfouz, Norman Mailer, Harold Pinter, Carl Sagan, Edward Said, Johannes Mario Simmel, Susan Sontag, Wole Soyinka, Graham Swift, Alvin Toffler, Kurt Vonnegut, Arnold Wesker, Mehmet Yashin. 

Şeytan Ayetleri'nin yazarını, söylemsel düzlemde sadakatla ve taviz vermeksizin destekleyen etkin topluluk, bugün de, ağırlıklı olarak Batılı edebiyatçılardan oluşuyor; ancak yalnızca onlardan oluşmuyor. [d14] Bununla birlikte, zamanımızın önemli düşünürleri, toplumbilimcileri ve İslam ülkeler edebiyatçıları, Salman Rushdie vakasında, geçerli ifade/söz özgürlüğü söylemi ile olaylar örgüsünün ardından sırıtan ticari işleyişin yarattığı ölümcül makasta dilsizleşmiş ve sessizliği seçmiş görünüyorlar. [d15] Öte yandan,Şeytan Ayetleri'nin Türkiye okuruna serinkanlı bir tartışma çerçevesinde sunulamamış olması, modern dünyada ülkemize arayacağımız yerin araştırılması sürecinde, son derece acil olarak ortaya getirmemiz gereken değerli bilgininin üretilmesini ve yaygınlaştırılmasını engelleyen kör bir alan yaratıyor. Bu bilginin aciliyeti, İran tersinden-modernliğinin, meşruiyeti tartışma götürür bir ölüm fetvasıyla açtığı ve kültür emperyalizminin temsilcileriyle ereksel-işlevsel bir işbirliği içersinde sahneye koyduğu Rushdie vakasının, ifade alanının tam ortadan bölünerek paylaşıldığı ve iki tarafın kendi paylarına düşen alanlarda ideolojik hakimiyetlerinin pekiştirildiği bir süreçte, Batılı olmayan modern düşüncenin henüz beşiğinde dilsizleştirilmesi yönünde yarattığı ağır etkiden kaynaklanmaktadır. 

Şeytan Ayetleri'ni, yabancı bir kültürün anlamsal kökenlerinden koparılmış simgelerinin yoğun kullanımıyla, yüksek bir imgesel yansıtmanın gerçekleştirildiği, ilişki kurduğu insani malzemeyi işlevci ve indirgemeci bir tutumla neredeyse sömüren, yarattığı dünya 80'li/90'li yılların Batılı ve basmakalıp duyarlılıklarının dışına çıkıldığında buharlaşarak, olgusal ve tahakkümcü iskeleti sırıtmaya başlayan bir metin olarak değerlendiriyorum. Salman Rushdie'nin kaderi, çevresinde bağlılıkla kenetlenen yazarlar ve onca hengamenin, şiddetin ve dökülen kanın ortasında göz kamaştırıcı bir ticari başarıya dönüşen kitabıyla [d16], Alvarezli Aziz Yohanna'nın kaderinin bir tekrarını değil, soysuzlaşmış ve yüzü tersine çevrilmiş bir uyarlamasını oluşturur. Rushdie, sessizlikten vazgeçerek konuşmaya başladığı 4 Şubat 1990 tarihinden bu yana, değişik vesilerle katıldığı toplantılar, yaptığı söyleşiler ve yayınladığı yazılarda, sözüne birbaşına sahip çıkmak şöyle dursun, siyasi iktidar tarafından yalnız bırakılmış olmaktan şikayetini, uygarlara mahsus kendinden emin bir nezaket ve yeknesak bir süreklilikle söylevlerinin baş köşesine oturtur.Şeytan Ayetleri'ndeki düşsel kahraman peygamber-haberci-işadamı (Özgün: prophet-messenger-businessman) Mahound ile gerçeklikteki olaylar örgüsünün açığa çıkardığı nitelikleriyle yazar-uygarlaştırıcı mehdi-işadamı Rushdie arasındaki varoluş birliği şaşırtıcı değildir. Şeytanın sözünü tanrının sözünün yerine sunan Mahound gibi, Rushdie de, meta değeri taşıyan sözünü, ifade değeri taşıyan sözün yerine koymakta ve bunun özgürlüğünü talep etmektedir. Oysa ki burada talep edilmesi gereken (ve aslen yerine gelen) ticari serbestiden başkaca bir şey değildir. Yazarın Hint müslüman kökeni, uygarlığın yurdunda doğup büyümüş bir Batılı yazardan farklı olarak, İslami simgelerle böyle bir hiciv ilişkisi kuran her hangi bir kitabın, ancak söylemsel-ideolojik bir zeminde tartışma gündemi yaratabileceğinin, bilinçli ya da sezgisel, ayırdında olması gerektiğini düşündürttürüyor. Rushdie'nin, bununla birlikte, romanın modern vicdanlı kahramanı Farslı Salman (Özgün: Salman the Persian) gibi, tohumunu ektiği olgusal aklın reddedilemez geçerliliğine güvenerek ölüm cezasını yenmeyi tasarlamış olduğu görülüyor. Ne var ki geride kalanlar bu kez, sonunda, yazarlar ve fahişeler arasında hiç bir fark olmadığına kanaat getirmiş, yaklaşan ölümün gölgesindeki Mahound ve zamandışı uyrukları değil, günümüz gerçekliğine kendi resimlerini yansıtmanın peşinde, hırslı ve inatçı İranlı iktidar ideologlarıdır. [d17] Salman Rushdie'nin, edebi-ticari tasarımında küçük bir mühendislik hatası yapmış olduğunu söyleyebiliriz. 

 

Ahlaki Geçerlilik

Aydınlanmacı akıl, insanın doğayla ilişkisini ahlakötesi bir etkinlik olarak kavrar. İnsan özgürlüğünü, kaderini kuşatan doğayla dişediş bir mücadele sürecinde ve ona hakim olduğu oranda kazanmaktadır. Öte yandan, doğanın, insanın yararlanmasına sunulmuş bereketli varlığı, Ortaçağ kilisesinden devralınmış bir dil-mitos mirası olarak, kendine ve aklına güvenen yeni birey-erkek-insanın imgeleminde, bu mücadelenin kılgısal ganimetine denk düşmektedir. Şimdi bu söylediklerimizi birleştirirsek: aydınlanmacı aklın özgürlük metaforu, mücadele edilenin bedeniyle mücadelenin ganimetinin üstüste geldikleri kanlı bir savaşın sonucuna bağlanmıştır. İnsanla doğanın mücadelesi, aslında, kuşatılmış-birey-erkeğin kapsayıcı-çoğul-kadını fethederek özgürlüğünü kazanmasının sürecidir. Yeni erkek-insan, eski kadın-doğayla bu savaşımında başlıca iki temel yetisine güvenir:irade ve emek. Örgütlü erkek topluluklarının, irade ve emeğin, doğayla mücadelede verimlilikle işe koşulabilmesi yolunda geliştirdikleri düzenlemeler, uygarlığın başlıca iki sorunsalının olgusal niteliklerini belirlerler: iktidar ve üretim. Bu çerçevede, geçerlilik, erkek-insanın yararlanmasına yönelik edimlerin belitsel haklılığıdır. Mühendisler, ilerlemenin, böyle bir geçerlilikler hiyerarşine bağlı tasarımlarını yüklenmiş erkek-insanlar olarak, ahlakötesinde varolmanın uzmanlarıdırlar. 

Aziz Yohanna'nın birbaşına direnişi, diğer yandan, yazmanın ve konuşmanın, özgürlüğü arayan iradi edimlerse eğer, ancak ve ancak, bir varolma ahlakı çerçevesinde ortaya çıkabileceklerini kanıtlamaktadır. Bilimlerin, yazının ve sanatların hendeseleştirilmeleri, özgürlüğü değil, ama doğrudan bu özgürlüğü talep eden özneyi, yani bir varolma ahlakına sahip insanı yavaş yavaş ortadan kaldırmaktadır. Bugün geldiğimiz nokta, insanın doğayla ilişkisini bir geçerlilikler hiyerarşisi üstüne oturtmuş olan Batı aydınlanmasının kaçınılmaz kaderiydi. İdeolojinin bir dil olarak iflası ve aydının ıskartaya çıkarılmasıyla, insanın insanla ilişkisi de aynı geçerlilikler hiyerarşisinin hakimiyetine terkedilmiş oldu. Benzer şekilde, hendeseleştirilmiş yazı da, özgürlüğü bir değer olarak değil, bir geçerlilik olarak kavramaktadır. Mühendislikle yazının bu üstüsteliğinden, anlamla beslenen korkunç bir mahluk çıktı ortaya:ahlaki geçerlilik. Salman Rushdie'nin çevresinde kenetlenmiş ve olgucu uygarlığın yılmaz bekçilerinin, Batılı olmayan dünyanın geç kalmış ve yaralı modernlerinin, yenilgiyi çoktan kabullenmiş son Avrupalı aydınların, Avrupamerkezciliğin ikame-eleştirmenlerinin ve müzmin çoşumcuların oluşturduğu topluluğu birarada tutan yegane yapı unsuru olarak kendini gösteren ahlaki geçerlilik, aslında söylemsel özgürlüğün ardında saklanan görgül nedenselliğin ahlaki bir maskeyle yeniden tezahüründen başkaca bir şey değildir. 

Özgürlük sorunsalını incelemek üzere seçilecek çerçeve, yazının ve sözün başına gelenlerin, işlemekte olan bir sürecin aşamalı sonuçları olarak kavranmasına elvermiyorsa, sarfedilecek satırlar, bunların, insani etkinlikler olarak kurumsal tarihlerini (yeniden) yazmayı denemiş olmanın ötesine geçemeyeceklerdir. Edebiyatın ve eleştirinin geleceğinin, saptanabilecek sorunların, yazıda ve sözde değil de, yazarda ve ifadesinde aranmasıyla aydınlanabileceğini düşünüyorum. Dünyamızın yakın tarihinde, sözün değeri ve özgürlüğü arasında ortaya çıkan ve giderek kurumlaşan ters bağıntının, bizzat insanın değer ve özgürlük kavramları arasındaki tepetaklak konumunu yansıtmakta olduğunu söyleyebiliriz. 

Ekim 1995

 

Dipnotları

[d1] Dil ve iktidar ilişkisinin araştırıldığı bir dizinin parçasını oluşturan bu yazıyı (söz konusu dizi çerçevesinde) önceleyen diğer yazılarla, okumakta olduğunuz derginin önceki sayılarında karşılaşmış olduğunuzu varsayıyorum. Eğer bu çalışmayı kitaplaşmış haliyle okuyorsanız, dil-düşünce kavramına, bu dizi çerçevesinde gerekli gördüğüm bir ilk değinmeyi içeren söz konusu satırları, sayfaları biraz geri çevirerek bulabilirsiniz. Başlık: dilin arafında yaratıcı düşünce, altbaşlık: dil-düşünce

[d2] Bu yasal güvencelerin arasında, ideolojik aslına en büyük sadakatla hayata geçirilmiş olanı, ABD anayasasının ilgili muaddel maddesi olsa gerektir: (ABD) Kongre(si) ... konuşma ya da basın özgürlüğünü tahdit edici .... hiç bir yasa yapmayacaktır. Özgün metin: Amendments, Article One: "Congress shall make no law respecting an establishment of religion, or prohibiting the free exercise therof; or abridging the freedom of speech, or the press; or the right of the people peaceably to assemble, and to petition the Government for redress of grievances." (p. 17). American State Papers, The Federalist By Alexander Hamilton, James Madison, John May, On Liberty, Representative Government, Utilitarianism By J. S. Mill, GREAT BOOKS OF THE WESTERN WORLD (43), Robert Maynord Hutchins, Editor in Chief, Encyclopaedia Britannica, Inc., 23rd Printing 1980 (kk. Salih Yurttaş). 

[d3] Auguste Comte'un, kurduğu öğretiye yakıştırdığı isim (Fr. positivisme), belli başli Avrupa dillerinin belleklerinde, olumluluk ve yapıcılık niteliklerine, oldukça yüzeysel bir göndermede bulunur. Bu gönderme aslında ideolojik bir açılış manevrasıdır, zira Comte, sözü bağlayabildiği her fırsatta, olumsuzluk ve yıkıcılık niteliklerini kendinden önceki bütün düşünürlere ve felsefeye atfeder. Bütün yapıtının çerçevesinden baktığımızda, Comte'un, soyut düşünceye ve insanın varlığına dair temel sorulara, derin bir düşmanlıkla yaklaşmış olduğunu söyleyebiliriz. 

[d4] Comte, 1840'lardan itibaren, kendi yüzeysel varlığını abartan biçimsel aklın başına geleceklerin güzel bir örneğini verircesine, kollarını müspet bir din kurmak üzere sıvar. Yıkıcı felsefe ve yıkıcı dinin yerine geçecek olan bu yeni insanlık dini, tantanalı bir hümanizmanın, yerleşik kültürel biçimlerin üstüne yansıtılmasından ibaret olmakla birlikte, yaşamış ve artık ölmüş büyük ataların adlarına kurulacak tapınakları, kendilerini işe ve düzene adamış ücretli papazları, olgucu teslisi, Comte'un kaleminden çıkmış kutsal kitapları ve hatta bir de takvimiyle, nakış gibi işlenmiş ve incelemesi son derece eğlendirici bir tasarımdır. Olgucu dinin takviminde bir yıl, şu adları taşıyan onüç aya bölünür: Musa, Homeros, Aristoteles, Arkhimedes, Julius Caesar, Pavlos (İncil'in dört yazarından en önemlisi), Büyük Charles, Dante, Gutenberg, Shakespeare, Descartes, Friedrich, Bichat (deneysel tıbbın kurucularından sayılan Fransız hekim, 1771-1802).

[d5] Doğrusu gönlüm, bu yazıda John Stuart Mill'i bir dipnotuna sığdırmaktan yana değil, ancak olgucu dünyada özgürlük sorunsalını yazıyla ilintisi bağlamında ele aldığımızdan, yararcılığın (İng. utilitarianism) büyük ve başarılı sözcüsü Mill, çerçevemizin dışında kalıyor. Olgucu kavrayışın, İngilizce konuşulan ülkelerde, Avrupa anakarasına mahsus ideolojik renklere bulanmaksızın ve kapitalist işleyişin düzeniyle derinden uyum içersinde hayata geçirilişi, yararcı düşüncenin temsili demokrasinin gündelik sorunlarına başarıyla ve (yine) geçerlilikle çözüm üretebilmiş olmasıyla doğrudan ilintilidir. John Stuart Mill, yararlı ve iyi kavramlarını eşitleyerek, iyi olana esnek bir geçerlilik kazandırır. Bununla birlikte, Mill'in yararcı ahlakı, erdemin insan varoluşundaki yerini reddetmeyişi ve vicdanın yerini almaya soyunmayışıyla, günümüzdeki durumun bir adım gerisinde kalır. Bu yazımızın ulaşacağı son kavram olarak ahlaki geçerlilik, olgucu kavrayışın Mill'in duraksadığı eşiği atlamasıyla ortaya çıkmaktadır. Özgürlük sorunsalını yazıyla ilişkisi içersinde değil de, modern hukuk çerçevesinde konu etmek isteseydim, Auguste Comte yerine John Stuart Mill üstünde durmayı tercih ederdim. 

[d6] Kültürel çoğalma, biçimler aracılığıyla gerçekleşir. Sözgelimi, şu anda, okumakta olduğunuz bu yazının yanısıra en az bir diğer şeyle daha ilişki içersindesiniz: bulunduğunuz mekan. Ağırlıklı olarak bilinç katmanında bir ilişki olarak tasarlanmış bu yazının, düşünce dünyanızı biçimlendirmek üzere uyguladığı güç, mekanın duyuşlarınıza uyguladığı ve belki hava basıncının etkisine benzetebileceğimiz o belli belirsiz, ancak kesintiz ve inatçı güçle karşılaştırıldığında, pek önemsiz kalacaktır. Özellikle kapalı mekanlar, tasarımcılarının mekanla ilişkilerini yüksek sadakatla yeniden ürettiklerinden, modern kent yaşamı içersinde bu biçimsel belirlenmeden kaçınmak nerdeyse imkansız gibidir. Kentli insanın, ama daha çok kentli kadının ve erkek eşcinselin, evine ya da odasına, kişisel damgasını vurma çabası, mekan aracılığıyla dayatılan erkek mühendis varoluşuna bir reddiye niteliği taşır. Kültürel çoğalma sorunu, yazının izleğinde yer almadığından, bu dipnotla değinerek geçiyorum. 

[d7] Alexandre Gustave Eiffel (1832-1923), Fransız inşaat mühendisi. Köprü ve yol mühendisliğinde çığır açan çelik tabanlı uygulayımları geliştirdi. Paris'te (o gün için) dünyanın en yüksek yapısı olarak diktiği ve kendi adıyla anılan çelik kule, monde civilisé (uygar dünya) kurgusunun cisimleşmiş bir bedeni, modernliğin yapma mitoslarının en önemlilerinden biridir. Eiffel kulesinden, uygarlık sorunsalını incelerken, daha etraflı olarak bahsediyorum. 

[d8] Juan Goytisolo (1931- ) İspanyol romancı ve düşünce adamı. Çağdaş İspanyol yazınının en çarpıcı ve yenilikçi yazarlarından biri sayılan Goytisolo, tarihçi A. Castro'nun savlarından esinlenerek kaleme aldığı denemelerinde İspanya'nın geleneksel Katolik ve Batılı kimliğinin köktenci ve acımasız bir eleştirisine girişti. İçine doğduğu kültürel bilinçaltının sınırlarını aşmış nadir yazarlardandır. 

[d9] Las Virtudes del Pajaro Solitario, (Editorial Seix Barral, Barcelona - 1988)

[d10] İngilizce metni, karşılaştırmak isteyecek okur için ekliyorum: she lived in solitude/ and in solitude has made her nest/ and in solitude is guided/ by her beloved, alone as well/ in the solitude of wounded love/ before flying with the other birds and closing once and for all the pages of the book finaly written. The Virtues of The Solitary Bird, (Serpent's Tail, London - 1991), s. 156 

[d11] Türkiye'de 12 Eylül 1980 sonrası, yazarların iktidar örgüsü içersinde konumlanmaya yönelik yaygın eğilimlerini gözönüne alarak, Fikret Başkaya'ya kitabını yutturanların yüzlerini seçebilir miyiz? 

[d12] Meşihat çerçevesi dışında kalan siyasi amaçlarla fetva verilmesi ve hatta meşihatın gündelik ve soysuz siyasete alet edilmesi tarihimizde yeni değildir. Bununla birlikte, Rushdie'nin ölüm fetvasının, ideolojik ifade niteliği taşımasıyla, bir ilkörnek olduğunu söyleyebiliriz. 

[d13] Bu yazıda atıfta bulunulan olayların seyrinde ağırlıklı olarak The Economist dergisinin Şubat 1989 - Kasım 1989 arasındaki yayınları esas alınmıştır. Sonraki tarihleri ve olayların toplu bir çerçevesini Steve MacDonogh tarafından yayına hazırlanan "The Rushdie Letters, Freedom to Speak, Freedom to Write" başlıklı dayanışma çalışmasından kaynaklandırıyorum. Olayların değişik dillerde güncel ve eleştirel yansıtılışınıCumhuriyet, The New York Review of Books, El Pais ve Frankfurter Allgemeine Zeitung üstünden, dizgesel olmayan bir okumayla inceledim. Aktardığım bilginin kapsayıcılığı hiç bir şekilde söz konusu değildir. 

[d14] Şeytan Ayetleri'nin Türkçe çevirisinin bir gazetede tefrika edilmesiyle gelişen ve Aziz Nesin'in Salman Rushdie'yle buluşması gibi son derece ilginç bir karşılaşmayı da içeren olayları, Türkiye'ye özgü değişkenleri de açmayı gerektiren başka bir çözümleme denemesinin konusu olarak ve şimdilik kaydıyla, bir kenara bırakıyorum. 

[d15] Bu yazıyı kaleme aldığım tarihlerde, Almanya'nın önemli oryantalistlerinden Annemarie Schimmel'e (doğumu: 1922), uzun meslek hayatında Doğu dillerinden bir çok değerli yapıtı Almanca'ya kazandırmış olması nedeniyle 1995 yılı kitap barış ödülü verildi. Ancak, yazarlar, çevirmenler ve yayıncılardan oluşan geniş bir çevre, söz konusu ödülün yaşlı oryantaliste verilmesinin önüne geçebilmek üzere yoğun çaba gösterdiler. Bu topluluğun Schimmel'i barış ödülüne layık bulmamalarının nedeni, daha önce Şeytan Ayetleri'ni müslümanların vicdanını yaralayan şaibeli bir metin olarak gördüğünü ifade etmiş olmasıydı. 

[d16] İngilizce yayın dünyasında, kayda değer satış hacmi beklenen kitapların, piyasaya ilkin, yayıncıya ve yazara yüksek kar ve telif getiren ciltli baskılarıyla sunulması, yaygın ve okurlarca da alışılmış bir uygulamadır. Oldukça pahalı olan ciltli baskılar, kütüphaneleri ve söz konusu kitabı yüksek fiyattan da olsa edinmek isteyen okurları hedeflerler. Ciltli baskının satış eğrisi belirli bir eşiğin altına düştüğünde, fiyatı iki ila üç kez daha ucuz olan, karton kapaklı baskı piyasaya sürülür. Şeytan Ayetleri'nin ciltli baskısı 26 Eylül 1988'den, karton kapaklı ucuz baskının yayınlandığı 24 Mart 1992 tarihine kadar, üç yıldan fazla bir süre kitabın piyasadaki tek baskısı olarak kaldı ve tartışmaların tüm dünya kamuoyunu yoğunlukla ve alev alev sardığı en civcivli günlerde peynir ekmek gibi sattı. O günlerde, kimi coşumcu ve saf özgürlük savunucuları, kitabın daha geniş bir okur kitlesince edinilebilmesi amacıyla ucuz karton kapaklı baskısının piyasaya verilmesini önerdilerse de, Salman Rushdie ve yayıncısı, müslümanların daha fazla rencide edebileceği ve olayların tırmanmasına yeni bir vesile olabileceği gerekçesiyle, bu önerilere yanaşmadılar. 1992 başlarında, ancak, Şeytan Ayetleri, dünya sahnesini ardarda dolduran çarpıcı gelişmelerin arasında artık gündemden süpürülmüştü. Kitabın satışları da düşmüş olmalıydı, zira İngiltere'deki kitabevlerinin ciltli baskıyı ellerinden çıkarabilmek için indirimli fiyatlandırmaya gittikleri görülüyordu. 1989'un Şubat ayından itibaren yalnızca bir kaç kez, kamuya açık mekanlarda görülmüş olan Rushdie, 24 Mart'ta Şeytan Ayetleri'nin karton kapaklı ucuz baskısının Washington'da düzenlenen tanıtım gecesine beklenmeyen konuk olarak bizzat katılıverdi. 25 Mart'ta ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi üyeleriyle biraraya gelen kahraman yazarımızın, 22 ve 23 Haziran tarihlerinde Danimarka'da; 24 Haziran'da İngiltere'de; 27 Temmuz'da Madrid'te; 19, 20 ve 21 Ağustos tarihlerinde Oslo'da; 8 Eylül'de Colorado'da; 13 Ekim'de Helsinki'de; 25, 26, 27 ve 28 Ekim tarihlerinde Bonn'da; 5 ve 6 Kasım tarihlerindeyse Stockholm'de, müthiş hayati tehlikeleri göze alarak kalabalık toplantılarda karton kapaklı kitabını imzaladığına tanık olduk. 

[d17] İranlı iktidar ideologları, olayların sahneye konulmasında başı çektiler; lakin farklı siyasi mezheplerden gelen ve bir kısmı birbirleriyle kanlı bıçaklı çok sayıda İslamcı ideolojik çevre, Salman Rushdie'nin şahsında güncel hedefini bulan söylemsel-cihadı omuz omuza yürüttüler. Bununla birlikte, Şeytan Ayetleri olaylarının, İslamcı ideolojiler açısından siyasi bir başarı sayılabilse bile, düşünsel çerçevede devasa bir bozguna karşılık düştüğünü söyleyebiliriz. Tartışmaların hızlandırdığı çatlama sürecinde, sözgelimi, peygamberin eşleri, İslam tarihindeki geleneksel ve gerçekçi resimlerinden koparılarak, neredeyse bakire katolik azizelere dönüştürüldüler. Olgucuların şiddetli söylemsel saldırısı altında, belki de, İslamcıların yapabilecekleri daha fazla bir şey yoktu. 

 

Bilgi ve Okuma

(bu dizinin önceki yazılarında verilen kaynaklara ek olarak)

Barthes, Roland - The Pleasure of The Text (Translated by Richard Miller, özgün: Le Plaisir du texte), ISBN 0-374-52160-3, The Noonday Press, New York - 1994

Coseriu, Eugenio - Determinacion y Entorno: Dos Problemas de Una Lingüistica del Hablar, Romanistisches Jahrbuch VII (1955-1956), Österr. Nationalbibliothek Kolleksiyonu - Viyana

Curtius, Ernst Robert - European Literature and The Latin Middle Ages (Translated by William R. Trask), Princeton University Press, Princeton - 1973

Goytisolo, Juan - Las Virtudes del Pajaro Solitario, Editorial Seix Barral, Barcelona - 1988, İng. çevirisi: The Virtues of The Solitary Bird, ISBN 1-85242-175-4, Serpent's Tail, London - 1991

MacDonough, Edited by Steve (In association with Article 19) - The Rushdie Letters (Freedom to Speak, Freedom to Write), ISBN 0-8032-8198-6, University of Nebraska Press, Lincoln -1993

Rushdie, Salman - The Satanic Verses (Paperback Edition), ISBN 0-9632707-0-2, The Consortium, Delaware - 1992
 


Kaynak : https://web.archive.org/web/20020603102516fw_/http://www.araf.net/dergi/sayi05/metinler/ozbil95e.shtml

31 Ekim 1995 Salı

İNSAN SURETLERİ - Özcan Özbilge

 

Özcan Özbilge
Sayı : 4 / Ekim 1995
İnsan Suretleri

Yüreklerimizin tenhalıklarında küçük ateşler kanarlar, insan suretlerinde, usul usul. O tenhalıklarda kanamak, efsaneler gibi yavaş, uzak ve neredeyse unutmak kadar acısız olup, hayatın kimi seyrek anlarında dalan gözlere, çıkarılamayan lakin tanıdık gelen yüzlere, nedensiz gibi görünen sevinç ve hüzün kıpırtalarına vurmuş belli belirsiz bir kızıllıktır. Sıcaklık gibi bir şeydir.

B1'le benim öykümüz şiddet içerir. Bitmemiştir de. Benim gömlek değiştirir gibi yavuklu değiştirdiğim, onunsa büyümüş de küçülmüş bir ahlak manzumesi misali karatahtanın önünde dikildiği, o uzun ve derin ilkokul çağlarından geliyoruz. Duvarda asılı Hun imparatorluğumuz, iç organlarımız ve ilçemizin tarihçesini imleyen suluboya Valide Sultan Camii önünde yazdığımız tebeşir tarihlerinin teri soğuyalı çok olduysa da, bir arpa boyu belki ancak olmuştur.

Buzlu suya savrulan genç zarganalar gibi çıktık o hayattan. Damalı 56 Dodge'ların yukarı doğru açılan tombul kalçalarında yiten bavullar, alınan verilen mendiller, kolonyalar, başharflerimizin işlendiği nevresimler, ihmal edilmeden giyilmesi gereken kazaklar, kaygılı hevesler ve esrarengiz düşlerle, B1 deniz harp okuluna, bense İngilizce eğitim veren bir liseye yatılı gönderildik.

Yollarin amansızca aktığı, coğrafyaların ve gazete küpürlerinin hızla arkada kaldığı yıllardı. Sonra artık yıllar hep öyle aktılar. B1`le ayrılan kaderlerimiz, bir cephenin iki yanından buluşmak üzere kapalı bir yörüngede ve dehşet uyandırıcı hızlarda ters yönlerden seyretmekteydiler. Türkiye çoğu zaman olduğu gibi, ters yönlerden seyretmekteydi. Hun imparatorluğu haritasına çamurlu sokakların gölgesi düşmüş, iç organlarımız birbirine hasım ve Valide Sultan Camii çaresiz köhneliğinde, vapur dumanlarından giderek kararmış bir eski kabartmadan başkaca bir şey değildi.

Fakat, hayır o çarpışma gerçekleşmedi. Zaman bizlerin beş adım önümüzde patladı ve düştüğümüz boşluklarda sevgililerimizin tuzlu tadına, şiirlere, sanatlara uyandık. O boşluklardan geri gelmeyenlere sahtelikle adandık. B1 teğmen çıktı, benim de bir kitabım.

Fakat, evet, çarpışma gerçekleşecekti.

B2 büyük bir şirketi yönetmeye hazırlanıyordu. B3 ve B4 hekim çıktılar, B5 yitti. B6 dışişlerine girdi. B7 ve B8 aranan bilgisayar tasarımcıları oldular. B9 ve B10 babalarına rücu ettiler; biri inceliğinden vazgeçerek göbek saldı ve kısaldı, diğeri saçlarını döktü ve çıktığı kasabaya geri döndü. B11 yüksek öğretiminden geri dönmedi ve çocuğuna İngilizce telaffuzu kolay bir isim verdi. B12 Alaska'ya kaçtı. B13 sabah akşam içiyordu. B14 Türkiye'ye dönse, dönecek, dönüyor, yok hayır dönmüyor, yanar döner, yanacak dönecek, döne döne ölecek, B15 hala aynı kahvede oturuyor ve bir dershanede öğretmenlik yapıyor.

Belki de onlar tam da öyle yapmadıkları kanısındadırlar, lakin durum benim açımdan umutsuz görünüyordu. Herkesin başına bir şeyler gelmiş, oysa ki ben hala şair mi, çevirmen mi, heykeltraş mı yoksa mühendis mi olduğuma karar verememiştim.

Bir yerlerden başlamam gerekiyordu. İşe şairi intihar süsü vererek ortadan kaldırmakla başladım. Bu çok kolay oldu. Ona boyun eğdirdim ve ince biçare erken bir kış sabahında kendini Küçük Bebek Deresi sokaktaki genç çınarın dallarına astı. Gerisi çorap söküğü gibi geldi. Çevirmeni içsel bir ensest gecesinde kendi ellerimle boğdum ve cesedini Arnavutköy'de bir apartmanın bodrumuna gömdüm. Heykeltraş, zaten ödlek bir zampara ve aklı da bir karış havadaydı. Bir gece boğazı seyrederken usulca arkasından yaklaşıp denize itiverdim onu. Kıyıya çıkmasına, parmaklarını topuğumla ezerek engel oldum ve kalın kabanının altında Şubat sularında kasılmasını sukunetle izledim. Bir tek mühendis kalmıştı geriye. Onu da üç gün filistin askısına aldım, ağzını burnunu darmadağın ettim ve bundan böyle ben ne buyurursam onu yapacağını bildirdim. Uysal ve köle ruhlu olduğundan o gün bugündür bavullarımı taşır ve işlerime koşuşturur.

Artık içimde, allame-i cihan olma tutkumun önüne geçebilecek kimse kalmamış ve B1`le karşılaşmamızın vakti gelmişti. Aynı sokağın ve iradenin çocuklarıydık. Yaşlıca kadınların titrek bakışlarından başka, rücu edebileceğimiz bir rahmimiz olmamıştı.

Onu gökte ararken yerde buldum. Yeşil bir okyanusun kıyısında, bir haftalık sakalı, sırtında lime lime bir blue-jean, eski siyah ayakkabıların ucunda dönenerek, bir kilisenin kapısında çene çalmaktaydı ve sesini duyduğumda kulaklarıma inanamadım. Yüzbaşı üniformasıyla gönderildiği o yüksek askeri okuldan, bir gün, elleri ceplerinde yürüyerek çıkmış ve bir daha da geri dönmemişti.

Sarıldık, kaderi yumruklamaktan yorgun ve diri omuzlarla.

Yüreklerimizin tenhalıklarında küçük ateşler kanarlar, insan suretlerinde, usul usul. O tenhalıklarda kanamak, efsaneler gibi yavaş, uzak ve neredeyse unutmak kadar acısız olup, hayatın kimi seyrek anlarında dalan gözlere, çıkarılamayan lakin tanıdık gelen yüzlere, nedensiz gibi görünen sevinç ve hüzün kıpırtalarına vurmuş belli belirsiz bir kızıllıktır. Sıcaklık gibi bir şeydir.

Araf'in birinci yayın yılında, duvarda asılı Hun imparatorluğumuz, iç organlarımız ve ilçemizin tarihçesi önünde durarak, A1, A2, A3, A4, A5 ve A diğerlerini selamlıyorum.




Kaynak : https://web.archive.org/web/20001218094400fw_/http://araf.net/dergi/sayi04/metinler/araf0954.html


 

31 Ağustos 1995 Perşembe

Dilin iktidarı ve Boyuneğmişliği - Özcan Özbilge

Dilin iktidarı ve Boyuneğmişliği
Özcan Özbilge


Sokrates’in 70 yaşında, baldıran zehiri içirilerek idam edildiği yıl (MÖ 399), öğrencisi Platon henüz 28 yaşındaydı. Yaşamı boyunca yazılı bir eser bırakmamış olan yaşlı bilgenin düşünceleri günümüze, Platon’un hocasını konuşturduğu Diyaloglar aracılığıyla ulaştılar. Bu düşüncelerin ne oranda Sokrates’e, ne oranda Platon’a ait olduğu sorusu, çok sayıda felsefe tarihçisinin, yüzyıllardır sonuç vermemiş tartışma sarmallarında kendilerini tüketmelerine yol açmış olsa da, hakikatin görünür yüzü, Platon’un diyaloglarda dile getirilen görüşlerin, öncelikle hocasına ait olarak bilinmesini istemiş olduğudur. Önemli olan herhalde budur.

ÖNCE SÖYLEV VARDI

Sokrates’in kaderi, insanoğlunun temel bir sorunsalının altını kalın bir çizgiyle çizer. Hayatını dilin, tutuculuğun, bilgisizliğin ve erdemsizliğin iktidarıyla mücadeleye adamış bilge, bunların eliyle mahkûm edilir ve bu adanmış hayatı yitirir. Uzun süren mahkemesi, Atina’nın en mahir hatiplerinin ve ünlü söylevcilerinin söz aldıkları büyük bir gösteriye dönüşmüştür. Platon’un Gorgias diyalogunda konuşturduğu Sokrates, söylev sanatı üstüne şunları söyler: “İki çeşit söylevcilik olduğunu söyleme(k) bana yeter. Bunlardan biri, düpedüz dalkavukluktur, çünkü bir konuşma sanatıdır; ötekisi, soylu olanı ise, yurttaşların ruhça yükselmesini, yetişmesini amaç bilir; iyi karşılansın, kötü karşılansın, halka hep en iyi olanı söylemeye çalışır. Ama sen gördün mü hiç böylesini? Gördünse, böyle tanınmış bir söylevci gösterebilirsen söyle, kimdir o?”1

Kapitalizm öncesinde, temsilî yönetim biçimleri geliştirmiş ve uygulamaya geçirmiş örgütlü toplumların çoğunun gelip de dayandıkları nokta, dil iktidarının siyasî iktidarın anahtarı durumuna geçmesi, bir başka deyişle, dile hâkim olanların ve onu ustalıkla kullananların, temsil edilenler üstünde dil aracılığıyla kurdukları düşünce ve görüş hâkimiyetini, siyasî iktidar yolunda kullanmaları olmuştur. İletişimin henüz kitlesel ölçeklerde gerçekleştirilemediği bu örgütlenmelerde, nasıl yönetileceklerini belirlemeye hak kazanmış seçkin yurttaşlar, yönetenleriyle yüzyüze karşılaştıkları meclislerde, yalnızca oy kullanmakla kalmıyor, aynı zamanda, nasıl yönetilmeleri gerektiğinin bilgisini de ediniyorlardı. Meclisler, seçkin yurttaşlara, yönetilen olmaktan çıkıp yöneten olmanın ve toplumsal örgütlenme içerisinde kalıcı iktidar konumları kazanmanın kapısını açmaktaydılar ama, bu kapı ancak söylev sanatını ustalıkla sergileyerek görüşlerini yayabilenlere açılıyordu. Yaşlı bilgenin de söylediği gibi, dil, soylu ya da soysuz, tüm amaçlar için aynı oranda verimlilikle kullanılabilecek bir kaynaktır.

Sokrates’in söylev sanatına karşı tavır alırken söylediklerine bakıp, o günden bugüne hemen hiçbir şeyin değişmemiş doğru duyumuna kolayca kapılabiliriz. Değişmiş midir? Bu sorunun iki cevabı var: evet ve hayır. Evet, çünkü Sokrates’in diyaloglarda konuştuğu bağlam bugün toplumsal anlamda ortadan kalkmıştır; hayır, çünkü bu bağlam insanların birbirleriyle kurdukları dolaysız ilişkilerde halen geçerlidir.

Kitle iletişiminin yokluğunda, temsilî yönetim temelinde siyasî örgütlenmeye yönelmiş toplumlarda, yönetenler ile onlara bu hakkı teslim edenler arasındaki ilişkiler dolaysızdılar. Birden çok insanın dolaysız karşılaşmaları bir yüzyüzelik durumu yaratır ve ilişkiler bu insanların paylaştıkları çok sayıda diller aracılığıyla eşzamanlı olarak kurulur ve yürütülürler. Dilin iktidarı, dolaysız insan ilişkilerinde ortaya çıktığında gözle görülebilir. Yüzyüze ilişkilerin –konumuz açısından– en önemli özellikleri, bu ilişkilerde aynı anda birden çok dilin kullanılması ve bir insan tekinin, böyle ilişkilerde başvurulan bütün dillerde hâkimiyet göstermesinin olanaksızlığıdır. Sözel dile hâkimiyetini kullanarak, dinleyenleri üstünde iktidar kurmaya yönelen söylevci, büyük olasılıkla beden diliyle kendini ele verecektir. Nitekim, Platon’un diyaloglarında, Sokrates, sözel dili maharetle kullanan (veya daha çıplak bir ifadeyle: ağızları çok iyi laf yapan) hitabet ustalarına karşı verdiği mücadelelerini, bilgi ve hakikat dillerine hâkimiyetiyle yürütür. Bu diyaloglarda, yaşlı bilgeyi, sonuçsuzluğa ya da yenilgiye götüren süreç, daha çok, hocasının öyküsünü feda ederek okuru kazanmayı amaçlayan Platon tarafından tasarlanmış gibidir.

Kapitalizm öncesi meclislerde, yönetmek için konuşanlarla, nasıl yönetileceklerini saptamak üzere o meclislere katılanlar arasında, yukarıda sözünü ettiğimiz dolaysız ilişkiler kurulmaktaydı. Siyasî olmayan nedenlerle biraraya geldiğimiz forumlarda (sözgelimi aileden başlayarak)2 bugün de aynı türden ilişkileri kurmaktayız. Fark şuradadır: Sokrates’in çağında siyasî olanla siyasî olmayan birbirlerinden ayrı düşünülmüyordu, çünkü toplumsallaşma bütünüyle dolaysız ilişkilerle yaşanan bir süreçti. Bir başka deyişle, henüz adlarına söz alınan kitleler ve kamuoyu icat edilmemişlerdi. Buna göre, yukarıda sormuş olduğumuz soruya verdiğimiz hayır cevabı, yüzyüzeliğin halen yaşandığı toplumsal alanlarda yerini bulmaktadır. Sokrates’in zamanından bu yana hiçbir şey değişmemiştir. Lâkin benim bu yazıda araştırmayı düşündüğüm, o sorunun öteki cevabı: evet... Sokrates’in konuştuğu bağlam bugün ortadan kalkmıştır, çünkü siyaset, insanlararası bir ilişki biçimi olarak artık bir dolaylılık ilişkisidir. Konumuza devam etmeden önce altını çizmek istediğim iki nokta var. Bir: sorumuz önemlidir. İki: evet, bu sorunun olumlu değil, olumsuz cevabıdır.

ANLAMIN AĞIRLIĞI

Atina’nın seçkinler demokrasisi, dilin kırılamayan hâkimiyetine çözüm getiremeden ve biraz da bu yüzden tarihe karıştı. Mirasçısı olduğumuz kültür coğrafyasında, Atina deneyiminin ötesine, bir tek İslâm’ın dört halife döneminde geçilebilmiş olduğunu düşünüyorum. İktidarın meşrûiyetinin ilahi kaynağa bağlandığı, ama yürütmenin temsilen gerçekleştirildiği bu düzenlemeyle, söylevciliğin geçersizleştirilmesi yönünde büyük bir adım atılmış, ne var ki, dilin silah olmaktan çıkarılması, zorbalığın, temsilî iktidara doğrudan ve çıplak olarak yönelmesine yol açmıştı. Halifeliğe getirildiğinde zaten çok yaşlı olan ve bu tarihten sonra sadece iki yıl yaşayan Ebubekir’i saymazsak, seçimle işbaşına gelen bütün halifeler, iktidarı kendi adlarına talep eden ayaklanmacılar tarafından gizli ya da açık cinayetlerde öldürülmüşlerdir.

Uzun sürmeyen İslâm demokrasisinde3 yönetenler, yönetilenleri temsil yetkisi taşımakta, ama sorumluluklarını iktidarın ilahi (asıl) sahibinden almaktaydılar. Halife Ömer, divanı kurumlaştırırken, peygamberin sağlığındaki uygulamaların özünü korumayı amaçlamıştı. Dört halife devletinde, divan, kendini söz söyleme olgunluğunda gören bütün müminlere kapılarını açarak, tarihin, katılma hakkının sınıf temelinde belirlenmediği ilk meclislerine bir örnek oluşturdu (bununla beraber, Halife Osman’ın döneminde Yahudilerin divana sorunsuzca girip çıkmalarının hoşgörülmüş olmasını bir kenara bırakacak olursak, divan da öz itibarıyla bir ayrıcalıklılar meclisidir – Müslüman olmayanlar divana fikir belirtmek üzere değil, ancak hal ve dilek bildirmeye çıkabilmekteydiler).

Söylevcilik, dört halife döneminde de gözde bir sanat oldu. Divanda dilin hâkimiyetinin, buna rağmen kırılabilmiş olmasının başlıca nedenini, savlarını dile getirmek amacıyla söz alan konuşmacıların, kendilerini dinleyen akılları ikna etmekten ziyade, haklılıklarını Tanrı kelamına bağlayarak kanıtlamak zorunda hissetmiş olmalarına bağlıyorum. Öte yandan, söylevcilik, kutsal kaynakları da yorumlayarak sömürme yeteneğine sahiptir. Ne var ki dört halife döneminde, kelamın dili, henüz tarih olmamış yaşanmışlıkların taze izlerini taşıyan ve (bu nedenle) müminlerin duyarlılıklarını yansıtan gündelik dille canlı bağını korumaktaydı. Bir başka şekilde söylemek gerekirse, gündelik dilde kullanılan sözcükler ve metaforlar, öylesine yoğun bir anlam yükü kazanmışlardı ki bu dille yorum yapmanın olanakları daralmıştı. Zira, dilde yorum, anlamı açılamayan veya açıldığı biçimiyle sindirilemeyen ifadenin, dışarıdan anlamlandırılmasıdır.

Siyasî iktidarın, bu dönemde, içinden geçmiş olduğu süreci, hakikatın hâkimiyetinin dilin hâkimiyetinin yerine geçmesi olarak özetleyebiliriz. Ancak bu dönüşümün koşulları vardır. Bir: Müslümanlar, hakikatin resmine dair ve gündelik dille dolaysız olarak ifade edilebilen bir inancı paylaşan, bileşimsiz bir topluluk oluşturmaktaydılar. İki: dil, anlamı kendinden içeren değil, ama sadece yüklenen bir biçimler dizgesi de4 olduğundan, anlamı güçlendiren yaşanmışlıklar –burada, peygamberin sağlığında gerçekleşen olaylar– kuşak değişimiyle tarih olmaya başladıklarında, dilin anlamla bağının gevşemesi ve yoruma geçit verir hale dönmesi kaçınılmazdı. Bellek kaybı (anlamın dilden silinişi) öylesine hızlıdır ki, Muaviye’nin son seçilmiş halife Ali’ye isyanıyla başlayan karışıklıklarda, meşrû halifenin tarafında savaşanların çoğu, bu seçimi, Ali peygamberin akrabası olduğu için yaptıklarını sanmaktadırlar.

Dilin bir biçimler dizgesi de olduğunu ve anlamla ilişkinin onu yüklenmek şeklinde ortaya çıktığını söyledim. Dilin bu biçimsel-dizgesel yapısı ile anlamın biçimden bağımsız ve dizgeye gelmez doğası arasında bir gerilim vardır. Anlam, dilin dizgesel yapısını zorlar, örseler ve yorar. Söylemek istediğinizin derinliği ve hakikiliği ölçüsünde konuşamaz olursunuz. Buna karşılık, anlamla bağları gevşeyen ve kendi yapısıyla başbaşa kalan dil, mükemmel bir dizgeselliğe ulaşır. Anlamdan kopma sürecinin devamında, dil, giderek bir biçimler iskeletine dönüşecek ve belleğini yitirecektir. Peki, dil ile anlam arasında bir denge mi aramak gerekiyor? Hayır, böyle bir gereklilikten söz etmiyorum. Anlamla dilin ilişkisinin temelinde, çelişkinin yeni biçimi doğurması ve yeni biçimin özgürleştirici etkisiyle hayatın yeni çelişkilere doludizgin yönelmesiyle kendini gösteren diyalektik dönüşüm işlemektedir. Anlamla yüklenen dil, dönüşme ve değişme sürecindeyse eğer, zorlanarak, hırpalanarak yeni biçimleri doğurur – yeni biçimler anlamın hızla çoğaltılıp, insanın yeni sorular sormasına olanak tanırlar. Dil büyür, serpilir, yeni filizler verir ve bir yandan da bir kısım biçimlerini döker.

İnsanın dolaysız ilişkilerinde dil ile anlam düzenli bir akış içerisinde ortaya çıkmazlar. Oysa iktidar bir hiyerarşiye ihtiyaç gösterir ve bu nedenle, ancak düzenlenmiş bir dünyada sürekli kılınabilir. Dolaylılık, bir düzenleme yöntemi olarak, dilin anlamla ilişkisinin denetlenebilmesini ve bu denetlenen dil aracılığıyla insanların nesneleştirilmelerini olanaklı kılar. Diğer bir deyişle, insanın insanla ilişkisinin, sanki bu ilişki insanlar arasında değilmiş gibi yaşanabilmesinin koşuludur dolaylılık. Bakın, burada son derece korkutucu şeylerden söz ediyor, lâkin bunu hiç de korkutucu olmayan şeylerden söz edermiş gibi kolaylıkla yapabiliyorum. Bu olanağı bana yazma ediminin özünde içerdiği dolaylılık kazandırıyor. Başvurduğum dil, bana yalnızca bir nesnellik duyumu kazandırmakla kalmıyor, aynı zamanda şeylerin korkutuculuğundan beni koruyor. Yazı, yazarını şeylerin tüm niteliklerinden yalıtabilir.

İDEOLOJİ VE AYDIN

Dolaylılık, bir iktidar biçimi olarak, eskidir. Dünyamızın tarihi, kendilerini yüksek kale duvarlarının, saray kapılarının, muhafız alaylarının ardına saklayarak, hükmetmenin sorumluluğundan korunmaya çalışmış sultanlar, imparatorlar, krallar, emirler ve şahlar ile dolup taşar. Kapitalizm öncesinde mutlak iktidar, siyasî dolaylılığın en uç örneğini oluşturuyordu. Bu bağlamda, mutlak iktidar ile dolaysız ilişkilere dayalı temsilî yönetim arasında gerçek bir karşıtlıktan söz edilebilirdi. Dolaysızlığın, siyasetten sürülüp çıkarılması, dilin aracılığıyla gerçekleştirilmiştir.

Avrupa’nın örgütlenmiş toplumlarında, 17. yüzyılda başlamış olan dönüşüm süreci, 19. yüzyıl başlarında kapitalizmin yerleşmesi ve düzenlileşmesiyle ilk aşamasını tamamlamıştı. Bu yüzyılda günlük gazetenin bir iletişim aracı olarak kurumlaşması, birbirleriyle doğrudan ilintili üç şeyin yakın tarih sahnemizdeki yerlerini hazırladı: ideoloji, Batılı aydın ve söylem.

Modern Batılı aydının, ortaçağdaki öncülüğünden kopuşu, ideolojinin bir dil olarak bilgiden kopuşuyla eşsüreçlidir. İdeolojiyi dilsel bir dizge olarak düşündüğümüzde,5 bu dilin sözcüklerinin, bizi çevreleyen gerçekliğin birtakım resimlerinden oluştuğunu söyleyebiliriz. İdeoloji dili, bilgi dilinden farklı olarak, gerçekliğin resimlerini yaratırken, algılanan gerçekliği, bu gerçekliğin kendisi için anlamlandırmaz, bunun yerine, kurgulanmış ve yüceltilmiş bir ön-anlamı algılanan gerçeklikte arar ve bulur. Yine, bilgi dilinde, çıkarımlarla elde edilen anlamların tutarlılıkları, bu anlamların gerçeklikle yeniden sınanmasıyla sağlanırken, ideoloji dilinde kurgulanmış anlamların verili koşullara göre düzeltilmesi ve yenilenmesi yoluna başvurulur. Bir başka deyişle, ideoloji anlamı yeniden üretirken, gerçekliği de hakikati de kaynak olarak almaz, fakat bunlardan yararlanır. Bu süreç, modernliğin yaşanışında öylesine içkindir ki, zamanımızın ve yakın tarihimizin tüm ideolojilerinin, sözel dil ile düşüncenin sarih bir zeminde karşılaşmalarından ziyade, insan teklerinin kişisel ya da zümrelerin kültürel sınırlılıklarına yenilmiş yarı-kavrayışların, dünyaya yansıtılmaları ve biçim kazanmalarıyla ortaya çıkmış olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

İdeolojiler, düşünsel değil dilsel dizgeler olduklarından, kendi içlerinde sarsılmaz bir biçimsel tutarlılık sergilerler. İdeologların bağnazlıklarının ardında anlamayı reddetme tutumu değil, dilsel bir dizgeye uygun olarak işleyen zihinlerinin, başka kavrayışları dilbilgisi yanlışları gibi algılamakta olmaları yatar. Günümüzde başta bilim olmak üzere, adı ideoloji olarak konulmamış bir çok şey de ideoloji olarak yaşanmaktadır.

İdeoloji, bir dil olmanın ötesinde, bir varolma biçimi olarak, modern Batılı aydının sözünü teşkil eder. Geçmiş çağların, saygınlıklarını doğrudan bilgi ve hakikate hâkimiyetlerinden alan bilgelerinin aksine, aydınların kendi varoluşlarını içlerinden çıktıkları toplumların ilerlemeleri ve yetkinleştirilmeleri gibi birtakım amaçlara bağlayarak yücelttiklerine tanık oluruz. Aydının temel sorunsalı, kendisine biçtiği toplumsal önderlik görevinin gerçeklikte karşılığının bulunmamasından kaynaklanır. İlerleme kapitalist işleyişin kendiliğindenliğinden, yetkinleştirilme yönetilenlerin yönetenlerin yetkinleşmelerinin, kendilerinin de yetkinleşmesi anlamına geldiğine inandırılmalarından başka bir şey değildir. Bir başka açının diliyle ifade etmek gerekirse, modern aydın, erdem üstünde değil, bunun yokluğu üstünde yükselen bir toplumsal örgütlenme biçimi olan kapitalizmin yerleşmesiyle, bu örgütlenmenin sahibi tüccar sınıfının iktidarının dolaylılandırılması ve meşrû kılınması görevlerinin ihale edildiği ve saygınlığını yerleşik iktidara muhalefet ederek kazanan, ama zaten bu muhalefetle, muhalefet ettiği iktidarı meşrû kılan, dolayısıyla işini yönetilenlerin zihinlerinde yönetilmeyi katlanılır kılarak yerine getiren bir oyuncudur. Oyunculuk dedim ama, burada çok önemli bir noktayı açmam gerekiyor: bildiğimiz anlamıyla oyuncu kendini yaşarken başkalarını oynar. Kendini ideolojik olarak vareden özne ise, başkalarını yaşarken kendini oynamaktadır. Aydın bunu nasıl yapmaktadır?

Kendini ideolojik olarak vareden özne, çatışmalarını, dil aracılığıyla dış dünyaya yansıtarak, bunları kendisinin dışında yaşar. Aydının kendini dile dökmesi kolaydır, zira kimliğini dilsel bir dizgenin kurallarına göre oluşturmaktadır. Bu özne eğer, kendinden bir sorun olarak sözediyorsa, biz adını alır ve kendinin dışındakileri (diğerlerini) de kendine dahil eder. Bu yalancı çoğalma evresinde, öznenin benliğine ethos maskesini takınmış pragma hâkimdir. Aydınlar, benliklerinde geliştirdikleri bu işleyimsel yöntem sayesindedir ki, kendilerini kolayca halk, ulus, insanlık gibi adlar vererek soyutladıkları kitlelerin yerine koyup, onlar adına konuşabilme hakkını kullanırlar. Bu evrede modern aydın kendini kötü hissettiğinde, sözgelimi “ulusun durumu da kötüdür”. Tersine olarak, kitlelerin yazgılarında ortaya çıkabilecek olumlu gelişmeleri de aydın kendi mücadelelerinin sonuçları olarak görmekte gecikmez. Öte yandan, kendini ideolojik olarak vareden bu öznenin söz konusu ettiği sorun, kendisiyle değil de, onun dışındakilerle (diğerleriyle) ilintiliyse, soruna dışarıdan bir bakışla yaklaşacaktır. Bu yalancı nesnellik evresinde, öznenin benliğine pragma maskesini takınmış ethos hâkim olur. Aydın, “ulusun adam olmayacağına inanmış ama kendisi dimdik ayakta yoksulluğunun nedenlerinden biri olarak saptamaktadır”.

Modern Batılı aydını, verili dünya ile yüceltilmiş bir dünya arasına gerdiği ipte, ileri geri adımlar atarak ayakta durmaya çalışan bir ip cambazına benzetirsek, gösterisini, birkaç yüzyıldır başarıyla sürdürmüş olmasını işte bu varoluşsal düzenlemeye borçlu olduğunu söyleyebiliriz. Cambaz dengesini kaybettiğinde, ipten hep birlikte düşmekteyiz (ya da o bize bunun böyle olduğunu söylüyor), lakin saltosunu başarıyla tamamladığında, alkışları kendi ve meşrûlaştırdığı siyasî iktidar adına beklemektedir.

Aydınlar kitaplara sığmayacak bir çeşitlilik sergilerler. Bugün, hayat görüşlerine göre, muhafazakâr, Marksçı, serbestlikçi, bilimselci, yapısalcı, varoluşçu; tutumlara göre katılımcı, eleştirel, uzlaşmaz; cinsiyetlere göre erkek, kadın, eşcinsel şeklinde sıralamaya başlayarak, bir çırpıda birkaç yüz çeşit aydın sayabiliriz. Ne var ki burada çeşitlilik, çoğulluk demek değildir. Tüm bu farklı renklerin ardında, aydın varoluşu, daha doğrusu, bu varoluşun kendini dünyayla ilişkilendirme biçimi bir örnektir. İlişkilendirme biçimi dedik: bu satırlarda, yazımızın belkemiğini oluşturan savın üstünden geçmekteyiz. Modern Batılı aydın, bir yandan, içlerinden çıktığı ve adlarına söz aldığı yönetilenlerle, öte yandan, karşı durduğu, ama hâkimiyetlerini dolaylılaştırdığı yönetenlerle ilişkilerini dil üzerinden kurmakta, ama bunu bir iktidar ilişkisi düzeni içerisinde gerçekleştirmektedir. Daha özlü söylemek gerekirse: aydının dili iktidarıdır, iktidarı dilidir.

AYDININ SONU VE ŞİDDET

Söylem, dolaylı iktidarın bir aracı olarak, aydınların olmayan (olmaları da gerekmeyen) dinleyicilere verdikleri söylevlerden türedi. Aydın eski çağların bilgelerinin değil, söylevcilerinin mirasçısıdır. Ancak burada çok önemli bir noktanın altını çizmemiz gerekiyor: yazımızın başında alıntıladığımız satırlarda Sokrates söylevcileri değil, söylevciliği eleştirmekteydi. Yine, Platon’un alıntı yaptığımız Gorgias diyaloğunda, Sokrates’in karşısına gelenler, kendilerini (ya da daha doğrusu kendi varoluşlarını) değil, bir sanat olarak söylevciliği savunmaktadırlar. Söylevciler, gösterilerini bitirip de kürsüden indiklerinde, dönebilecekleri bir başka toplumsal kişilikleri vardır. Diğer bir deyişle, Sokrates’in çağında eyleyen özne ile eylenilen sanat henüz ayrıdırlar. Oysa ki söylevcilerin mirasçısı olduğunu söylediğimiz modern Batılı aydın bir varoluş biçimidir. Aydının kişiliğinde eyleyen özne ile eylenilen sanatın üstüste geldiklerini, bir ve aynı şey olduklarını görüyoruz. 6

İdeolojiden, dilsel bir dizge olmasının yanısıra, bir varoluş biçimi olarak da söz ederken özne ile sanatın bu birlikteliğinden yola çıkıyorum. Buna göre aydının

• siyasî iktidarı dil ile dolaylandırır ve gerçekliği yüceltilmiş kurgularla anlamdırırken,

• varlığını iktidarın dolayımına dönüştürdüğünü ve yüceltilmiş bir kurgu film yaşadığını

saptayabiliriz. Kapitalist işleyişin kendiliğindenliğinin değişik aşama ve görünümlerinin ilerleme, çağdaşlaşma, küreselleşme şeklinde adlandırılmaları gerçekliğin yüceltilmiş kurgularla anlamlandırılmasının örneklerini oluşturur ve iktidarı dil aracılığı ile dolaylandırırken, modern aydının kendisini ilerlemenin ve çağdaşlaşmanın dinamosu olarak görmesi ve sunması, varlığını yüceltilmiş bir kurgu gibi yaşadığını örnekler ve onu iktidarın bir dolayımına dönüştürür. Burada önemli olan nokta, aydının artık bir söylevci olmayışı, yani eylediği bu sanatın onun varoluşunun bir ögesini oluşturmasıdır. Eyleyen özne ile eylenilen sanatın örneklediğimiz şekilde biraradalığının yaşandığı varoluş biçimine ideolojik biçim adını vereceğiz.

İnsanın yarattığı tüm biçimler, dilsel dizgeler aracılığıyla çoğaltılabilir ve diğer insan teklerinde ayrı ayrı ya da kitlesel ölçekte toplu olarak yeniden üretilebilirler. Kültür; sözgelimi töreler, gelenekler ve sözel dil de böyle üretilmektedir. 19. yüzyıl başlarında günlük gazetenin kurumlaşmasıyla temelleri atılan ve geçen iki yüzyıl zarfında dehşet verici bir yetkinlik kazanan kitle iletişimi, modern Batılı aydının ideolojik varoluş biçiminin kitlesel ölçekte yeniden üretilmesiyle ortaya çıkmıştır. Aydınla kitle iletişiminin ilişkisini Dr. Frankenstein ile canavarı arasındaki ilişkiye benzetebiliriz.7

Günümüzde, modern aydının kitle iletişimine cephe almış görünmesini, iki yüzyıllık sürecin bir resmi değil, ancak sonucudur. Geniş ve sürekli okur kitlesi yaratan ilk günlük gazetelerden bu yana, aydınlar bir zümre olarak, kitle iletişimi aygıtlarının merkezlerinde yer almışlar ve bu yeni olguya ruh ve biçim kazandırmışlardır. Aydınlarla kitle iletişimi aygıtları arasındaki ilişki bitmiş sayılamaz, ne var ki medya ulaştığı çap ve yetkinlik ile artık cisim kazanmıştır. Bugün iktidarın dolaylandırılması işlevi medya tarafından, aydınların doğrudan hizmetlerine gerek bırakmayacak bir verimlilikle yerine getirilmektedir. Tarihî görevleri sona ermek üzere olan aydınlar, giderek bir çeşit lumpen-seçkinler zümresine dönüşmekte ve daha çok vicdan üretimi, duyarlılık biçimlerinin tasarlanması ve pazara uygunlaştırılması, bilgi ve kültürün sermayeleştirilmesi gibi işlerde istihdam edilmektedirler.8

Kitle iletişimi aygıtlarının, modernliğin dünyasında, bugün geldikleri noktadan daha başka bir yöne doğru gelişmelerinin olanağı yoktu. Bireysel bir varoluş biçimi olarak modern aydına, tarihî gerekliliğini kazandıran ilerlemenin öncülüğü olmadığı gibi, toplu bir iletişim biçimi olarak medyanın varlık nedeni de iletişim gereksinimi değildir. Kitle iletişimi, kapitalizmin yerleşmesiyle karmaşıklaşan örgütlü Batı toplumlarında, iktidar ilişkilerinin bir süreklilik içerisinde düzenlenmesini olanaklı kılmaktadır. Kitle iletişimi aygıtlarınca üretilen haber ve yorumlar, ulaştıkları toplum üyelerinin zihinlerinde yalnızca bir bilgilenmeye yol açmakla kalmaz, aynı zamanda, bir zincirin halkaları gibi ardarda eklemlenerek tutarlı bir resim oluştururlar. Ancak bu resim, gerçekliğin olanca çoğulluğuyla yansıtılması değil, yüceltilmiş bir kurgunun gerçeklikten yararlanılarak çoğaltılmış bir örneği, daha açık bir ifadeyle, gerçekliğin yerine geçmek için tasarlanmış bir kurmaca gerçeklik ya da kuramsal çerçevemizde başvurduğumuz kavramla, ideolojik bir biçimdir. Farklı hayatların özel koşullarında, farklı gerçeklikleri yaşayan geniş insan yığınlarının algıladıkları nesnel dünya bu ideolojik biçimlerin sağanağı altında birörnekleştirme işlemine marûz kalır ve benzerleşirler. İnsanın algıladığı nesnel dünya, düşüncesini ve duyarlılığını üstüne kuracağı zemini oluşturur. Düşünce ve duyarlılık zeminleri benzeşen insanlar kamuoyu oluştururlar. Kamuoyu, dolaylandırılmış iktidarın meşrûiyet kazandığı zahiri bir iradedir.

Kitle iletişimiyle, modern dolaylı iktidarların meşrûiyet sorunu çözülmüş görünmektedir. Bu süreçte dilin işlevi de değişime uğramıştır. Siyasetin dolaysız çağlarında, dilin iktidarı yönetenlerin iktidarına dönüştürülmekteyken, modern çağda yönetilenlerin düşünce ve duyarlılıklarının belirlenmesi yoluyla, dillerine boyun eğdirilmektedir. Belirlenenlerin başkaldırışları, ideolojik resimlerle tıka basa doldurulmuş nesnel dünyalarımızın düşünsel bir başkaldırıya uygun zeminler oluşturamamaları nedeniyle, ancak şiddet yoluyla gerçekleştirilebilmektedir. Şiddet, dilsizlerin başkaldırma yöntemidir. Dile boyun eğdirerek, düşünsel başkaldırının yolunu neredeyse tüm cephelerinden kesen modern bağnazlık, bu nedenle, gezegenimizde bugün oluk oluk akmakta olan insan kanının ilk sıradaki sorumlusudur.

ŞİDDETİN EVCİLLEŞTİRİLMESİ

Bilgi diliyle bilinemeyenin ifade edilmesinin olanağı olmadığı gibi, ideoloji diliyle de yüceltilemeyenin ifade edilmesinin olanağı yoktur. Kapitalist örgütlenmenin gezegen ölçeğinde yenilenme ve düzenlileştirilme süreci, ideolojik adıyla küreselleşme, dolaylandırılmış iktidarı, modernliğin yaşanışta çeşitli, ama varoluşta birörnekleştirilmiş hayat tarzlarıyla uyuşmayı reddeden ve Batılı olmayan kültürlerce üretilmiş olduklarından, kitle iletişimince geliştirilmiş halihazırdaki yöntemlerle dilsel denetim altına alınamayan anlamlarla burun buruna gelirdi. İki yüzyıldır, Batılı olmayan kültürlerin biçimlerini, nesneleştirerek anlamdan soyutlamış ve böylelikle Batılı varoluşu yabancı anlamları yaşama tehlikesinden korumuş, ya da diğer bir bakışla, Batılı olmayan bu biçimlerin modernliğin ortasına içleri boşaltılarak ithalini düzenlemiş olan oryantalist söylemin, yakın karşılaşmanın kaçınılmaz olduğu bu yeni dönemde verimlilikle işe koşulmasının da olanağı kalmamıştır. Modernliğe düşünsel başkaldırının önü, her ne kadar işlerlikteki uygarlık ve ilerleme söylemlerince tepkicilik, bölgecilik, kültürcülük, köktencilik, karşı-oryantalizm ve benzeri ideolojik resimlerle kesilmiş ve başkaldıranlar, dünyamıza biçilen tekilci geleceğin aklın ve ifadenin yolu olarak dayatılmasıyla dilsizleştirilmişlerse de, küresel örgütlenmenin yetkinliğe ulaşabilmesi ve Batılı varoluşun geleneksel öteki ihtiyacının giderilebilmesi için şiddete başvuran başkaldırının varlığından da yararlanmak gerekmektedir. Terörizm, modern uygarlığın bir ürünü ve aynı zamanda gereksinimidir.

Bugün terörizm söylemi, dil aracılığıyla kurmacalaşmayı reddeden anlamların, kamuoyuna dönüştürülmüş kitlelerin zihinlerinden uzak tutulması işlevini başarıyla yerine getiriyor gibi görünmektedir. Kitle iletişim aygıtlarının ulaştıkları en son aşamada dilin söylem üretiminde istihdamının yeni yöntemlerinin geliştirildiklerine ve ideolojik anlamlandırmanın yüceltilemeyen gerçeklikleri kapsamadan kurmacalaştırmaya yöneldiğine tanık oluyoruz. Bu son söylediğim, bilimin bilinmeyenin kurallarını koymaya kalkışmasına benzetilebilir. Bu nasıl yapılmaktadır?

Kress ve Hodge, 1979’da yayımlanan Language as Ideology (İdeoloji Olarak Dil) başlıklı çalışmalarında, dilin kitle iletişimi aygıtlarınca nasıl kullanıldığına dair son derece aydınlatıcı yeni bulguları ortaya koydular.9 ’70’li yılların başlarında yapısalcı dilbilimcilerin ilgisini çekerek araştırma gündemine gelen karşı-dil olgusu, kavramı ilk kez ortaya atan Halliday tarafından, içinde yer aldıkları toplumsal dokunun baskın nitelikleri ve işleyişiyle bir karşıtlık ilişkisi içerisinde bulunan zümrelerin, kendi içlerindeki iletişimi, dışarıdaki topluma kapamak amacıyla geliştirdikleri dilsel dizgeleri tanımlamak amacıyla kullanılıyordu. Yeraltı örgütlenmelerinin, mafya topluluklarının, yasaklanmış ya da kovuşturulan mezhep ve cemaatlerin, içinde yer aldıkları ana toplumda yaygın olarak kullanılan dilleri paylaştıklarını ve kendi aralarında bu yaygın dillerle de iletişime geçme olanaklarına sahip olduklarını gözönüne aldığımızda, bu zümrelerin geliştirdikleri dilsel dizgelerin, kendi aralarında bir iletişime değil, ama daha ziyade, zümre dışında kalanların bu iletişime katılmalarını engellemeye yönelik yapılar taşıdıklarını görebiliriz. Halliday’ın bu olguya karşı-dil adını vermiş olması, bu dilsel dizgelerin iletişimi kolaylaştırmaktan ziyade zorlaştırmak işlevine sahip olmaları nedeniyledir.

Sonraki yıllarda yapılan örneklemeler, karşı-dillerin kurallarının, içinde boy attıkları yaygın dillerin kurallarına bağlı olarak ve bu kuralların olumsuzlanması ile geliştiklerini gösterdiler. Bunun yanısıra, karşı-dilin, konuşulduğu zümrenin, dıştan çevrelendiği toplumsal dokuyla sorunlu ilişkilerin süreğen ve zor gerçekliğinin uzaklaştırılması ve dıştaki toplumsal dokunun içteki zümre üyeleri üstünde yarattığı baskının dengelenmesini de sağladığı anlaşıldı. Kress ve Hodge’un, eldeki örneklemeleri çözümlemeleri sonucunda ulaştıkları çıkarımlardan, dil-iktidar ilişkisi bağlamında önemli bulduklarını şöyle özetleyebilirim.

• Karşı-dil, temel kurallar dizgesini yaygın dilden almakla, asalak niteliği sergiler.

• Karşı-dil, konuşulduğu topluluğu sorunlu gerçekliğin doğrudan kavranması zorundalığından kurtarmakla, savunmaya yöneliktir.

• Karşı-dil, düşünmeyi değil, düşünmekten kaçmayı kolaylaştırır.

Yayımlandığında, yerleşik dilbilimin temsilcilerinin ağır saldırılarına hedef olan ve hafife alınan Language as Ideology bugün eleştirel dilbilimi başlatan kitap olarak tanınmakta ve giderek daha geniş okur kitlelerine açılmaktadır. Kitabın bilim çevrelerince ilk elde reddedilmiş olmasının asıl nedeni, yazarların, karşı-dilin yukarıda sıraladığımız niteliklerini saptamakla kalmayıp, bu nitelikleri kitle iletişimince kullanılan meşrû dilde de bulmuş ve sorgulamış olmalarıdır.

Şimdi, Kress ve Hodge’un çalışmalarına gönderme yapmak üzere ayrıldığımız izleğe, yani şiddetin evcilleştirilmesine geri dönersek, terörizm söyleminin de meşrû dilin bir karşı-dil gibi davrandırılmasıyla üretildiğini öne sürebiliriz. Küreselleşme aşamasında yaşanan karşılaşmanın yakınlığının oryantalizmin ve bilimin nafiz korumasını geçersizleştirmesiyle ortaya çıkan ve dili daha büyük bir güçle zorlayabilecek yöntemlerle donatılmış yeni söylemlerden ilki olan terörizm söylemi, şiddete ya da daha doğrusu, dilsizliğin başkaldırısına duyduğu ihtiyaçla asalak; hâkim olduğu modern toplumları, dünyanın geri kalanıyla yakın karşılaşmalarını, doğrudan kavramak zorundalığından kurtarmakla savunmaya yönelik ve yakınlaşan gerçekliği bir korku kaynağına dönüştürmekle, düşünmekten kaçmayı kolaylaştırıcıdır.

Bugün yeryüzünde, hayat kaybı nedeni olarak, açlık ve düzenlileştirilmiş bölgesel savaşların en büyük sorunu oluşturmalarına karşın, terörizm kurgulanmış bir gerçeklik olarak modern Batılı toplumların gündüz rüyasına dönüşmüştür. Çağdaş bir mitos biçimi olarak terörist, metaforların ustaca dizilmeleriyle, açlıktan ve savaşlardan ölen kitlelerin temsil ettikleri öteki varoluş biçimlerine bağlanmakta ve modernliğin ethos ile pragmanın koşullu bir işbirliğinden oluşan zayıf vicdanını, yakın karşılaşmanın yükünden esirgemektedir. Dilin boyuneğdirilmişliğinin bundan sonraki aşaması, gezegen boyutlarında bir tiyatro perdesine dönüştürülmekte olan dünyamızın, sürekli ve doğal bir thriller kaynağı gibi tüketime sunulmasını getirecektir. Terörist bu gösterinin ücretsiz oyuncusudur. Tarihin ilk naklen yayımlanan savaşının perde-söylem arkasında yüzbinlerin cinayetinin yatması, söylemin ötekilere gösterilen yüzünde herhangi bir dolaylandırmaya gitmek gereğinin duyulmadığını, iktidarın olanca çıplaklığı ve zorbalığıyla halen işbaşında olduğunu göstermektedir.

DİLİN BAŞKALDIRIŞI

Sokrates, tüm bilgeliğiyle, köleli bir toplumda, yetmiş yıl yaşayabilmiştir. Kurban olmak ile katlanmak ve değiştirmek arasındaki çizginin belirsizliği, erdemin, insanın doğasında taşıdığı çelişkilerden üretilmek zorunda olmasıyla açıklanabilir. Modernliğin, bir ilerleme ürünü olmayan değerler dizgesi, aslında olmayan bir dizgedir. Çünkü tarih, değerlerin ancak insanî varoluşun ilerlemesi ve kendini aşmasıyla yaratılabildiklerini göstermiştir. Kapitalist toplumsal örgütlenmenin, erdemin yokluğu ilkesi üzerinde kurulmuş olması, bugün gerek modernliğin söylem-değerlerine kendi içlerinden çıkardıkları anlamları yükleyerek ve böylelikle bunları hakikileştirerek yaşayan insanların, gerekse modern olmayan kültürlerin değerlerini henüz taşımakta ve modernlikte bir karşı-sav aramakta olan diğerlerinin şaşkınlıklarının temel nedenini oluşturmaktadır. Erdemin yokluğunda, ortaya atılabilecek tüm değer dizgeleri, sahte ile hakiki olanın ayırdedilmesinin olanaksızlığı nedeniyle iktidarın oyuncaklarına dönüşürler.

Günümüzde dilsizliğin başkaldırısı kurban olmak ve üstüne üstlük bir de tüketime sunularak metalaşmaktan başka bir şey değildir. Hayatı dilin başkaldırışıyla değiştirebileceğimizi düşünüyorum. Bu başkaldırıya, anadilimizi söylemlerin boyunduruğuna karşı savunarak başlayabiliriz.

SAV VE KARŞI SAV

Bachelard, Gaston, Die Bildung des wissenschaftlichen Geistes (Beitrag zu einer Psychoanalyse der objektiven Erkenntnis), Übersetzt von Michael Bischoff (özgün adıyla “La formation de l’esprit scientifique”), (Suhrkamp, Frankfurt, 1987)

Foucault, Michel, Language, Counter-memory, Practice (Selected Essays and Interviews), çev. D. Bouchard ve S. Simon, (Cornel University Press, New York, 1980)

Foucault, Michel, The Order of Things (An Archeology of the Human Sciences - English Edition), Tavistock Publications, Londra, 1986).

Foucault, Michel, Ders Özetleri (1970-1982), Çeviren: Selahattin Hilav, Yapı Kredi Cogito, İstanbul, 1992) ek. Bu çalışma, yukarıda verdiğim iki kaynağın içerdiği yazılardan ya da bu yazıların ders için tasarlanmış biçimlerinden özlü bir seçmeyi biraraya getirmektedir.

Foucault, Michel, Technologies of the Self (A Seminar with, edited by Luther H. Martin), (Tavistock Publications, Londra - 1988)

Habermas, Jurgen, Erlauterungen zur Diskursetik, (Suhrkamp, Frankfurt - 1991)

Habermas, Jürgen, The New Conservatism (Cultural Criticism and the Historians’s Debate), çev. S. W. Nicholsen, (The MIT Press, Cambridge, 1989)

Heidegger, Martin, On the Way to Language, çev. Peter D. Hertz (özgün adıyla “Unterwegs zur Sprache”), (Harper & Row, San Francisco, 1982)

Kress, Robert Hodge and Gunther, Language As Ideology, (Routledge, New York, 1993)

Mardin, Şerif, İdeoloji (Toplu Eserleri 3), (İletişim Yayınları, İstanbul 1992)

Moravcsik, Julius M, Thought and Language, (Routledge, New York, 1992)

Oskay, Ünsal, Kitle İletişiminin Kültürel İşlevleri (XIX. Yüzyıldan Günümüze Kuramsal Bir Yaklaşım), (SBF Yayınları 495, Ankara, 1982)

Sorel, Georges, The Illusions of Progress, Translated by J. & C. Stanley, (University of California Press, Berkeley, 1969)

Sözer, Önay , Anlayan Tarih (Dil-Tarih İlişkisi Üzerine Bir İnceleme), (Yazko Yayınları, İstanbul, 1981)

Vygotsky, Lew, Thought and Language, Revised çev. Alex Kozulin, (The MIT Press, Cambridge - 1986)

Yavuz, Hilmi, Kuram ve Dil Bağıntıları Üzerine Bir Deneme, Felsefe Yayınları 7. Kitap, (Yazko Yayınları, İstanbul, 1983)

BAŞVURU VE BİLGİ

İbni Haldun, Mukaddime, Çeviren: Zakir Kadiri Ugan, (Üç kitap, MEB Yayınları, İstanbul - 1990)

Platon, Diyaloglar, Çevirenler Teoman Aktürel, Melih Cevdet Anday, Adnan Cemgil, Tacettin Ünlü, Sabahattin Eyüboğlu, (Remzi Kitabevi, İstanbul, 1982)

Brockhaus-Enzyklopaedie, 18. Auf. u.d.T - 24 Cilt, (F.A. Brockhaus, Mannheim - 1986)

[1]Platon, Diyaloglar, Gorgias (Söylev Sanatı Üstüne), çev. Melih Cevdet Anday, sayfa 111, Remzi Kitabevi. İstanbul, 1982.

[2]Burada aile örneğini, bu kurumu iktidar paylaşımı ve karşılaşmanın yaşandığı bir foruma indirgemek amacıyla vermiyorum. Ama, aile kurumunun, diğer çok sayıda özellikleri ve işlevleri yanısıra, bu nitelikleri de gösterdiğini düşündüğümden, yazımızın bağlamında en küçük örnek olarak ekledim. Aslına bakarsanız, aileyi bu yönüyle de ele almak için, baba-oğul, ana-kız ilişkilerine gitmeye bile gerek olmadığı, biraraya gelen her bir çift insanın ilişkisinde karşılaşma ve iktidar olgusunun bulunacağı ve bunun farkındalığının, kuracağımız birlikteliklerimizin daha güzel ve insana yakışır olmasını sağlayacağı görüşündeyim.

[3]İslâm demokrasisi tamlamasını dört halife dönemi için kullanmakta sakınca görmüyor, bu deyime, dört halife şeriatını sultanların, şahların şeriatından ayırabilmek için başvuruyorum. Benim için halen (bu satırları yazdığım tarihte) bilmece olan bir konu, şeriatın nasıl olup da babadan oğula geçen halifeliği bünyesine almış olduğudur. İslâm düşünürleri arasında –bilgim dahilinde olduğunca– yalnızca iki Azeri bilgesi, Şeyh Bedreddin ve Şehabettin Suhreverdi ile İbni Haldun bu soruyu sormuş ve cevaplamayı denemiş görünüyorlar. Bedreddin ve Suhreverdi’nin hilafetin hükümdarlığa dönüşmesini tarihi bir araz olarak görüp mahkûm ettiklerini biliyorum ama konuya dair yaptıkları çözümlemelere (eğer varsa) henüz ulaşabilmiş değilim. İbni Haldun ise Mukaddime’nin birinci kitabında (28. Fasıl: Halifeliğin Hükümdarlık Şeklini Alması) etraflıca anlattığı bu süreci, yüreği kanaya kanaya temize çıkarır ve çağında İslâm düşüncesinin zorba iktidarların önünde nasıl boyun eğmiş olduğunun güzel bir örneğini verir. Bu üç bilgenin dışında, İslâm düşüncesi babadan oğula geçen halifeliğin meşrûiyeti üstüne, merak kamçılayıcı bir sessizlik sunar.

[4]Burada de’yi vurguluyorum, zira olguların niteliklerini tarif ederken, bunu, o olgunun başka tariflerinin yerine geçmesi amacıyla yapmıyorum. Diğer bir deyişle, dil, tekil bir olgu olarak alıp da ne olduğuna dair bir tanım yapıyor değil, ama dile bir olgular yumağı olarak bakıp, bu yumaktan (çokluktan) bir kerede görülebilecek bir niteliği seçiyorum. Asıl metinde söylediğim yalın bir önerme olarak şöyle tekrarlanabilir: dil birçok şeydir, dilin olduğu şeylerden biri de bir biçimler dizgesidir. Bu yazının konusu ve soluğunun dışında kalmakla birlikte, yazıyı daha aslına yakın okumayı arzulayan okur için ekliyorum: nesnelliğin tekilliğinin modern Batı düşüncesinin en büyük çıkmazlarından biri olduğu görüşünden hareketle, bütün modern nesnelliğe karşı duruyorum. Bu nedenle nesnel bir dile başvurduğum tüm satırlarımda, aralamaya çalıştığım hakikate, bir başkasınca, tamamen ayrı bir bakış ve biçimlendirişle, ama aynı isabetle dokunulabileceğinin farkındalığını yansıtmaya çalışıyorum.

[5]İdeoloji üstüne bu yazıda ve diğer çalışmalarımda söylediklerimin tümü, Şerif Mardin’in bir başvuru kitabı olarak kullandığım İdeoloji’sinde söylenenlere ek sayılabilir. Bunun dışında, kavramı kullandığım bağlamdan, gerek Marx’ın, gerekse Freud’un ideoloji tanımlarını hangi açılardan eksik bulduğumun açıklıkla görülebileceğini düşünüyorum.

[6]Burada Foucault’nun specification of individuals şeklinde kavramlaştırdığı olgudan yararlanıyorum. 18. yüzyıl Avrupa’sı, yalnızca modern aydının değil, ruh hastası, eşcinsel gibi diğer modern kişiliklerin de doğumuna tanık oldu. Benim bu olguya duyduğum ilgi, Foucault’nun soyutladığı sürecin, modern aydının bir varoluş biçimi olarak ortaya çıkışını anlamamızı kolaylaştırmasından kaynaklanıyor.

[7]Frankenstein ya da Modern Prometheus (Mary Shelley, 1818). Bu ünlü yapıt, ilk yayımlandığında felsefi roman olarak tanıtılmış ve uzun süre böyle değerlendirilmişti. Hayatın sırlarını araştıran coşumcu (romantik) bilimadamı, Dr. Frankenstein, yapay bir insan yaratmayı amaçlamaktadır. Ne var ki denemeleri sonunda ortaya ruhuyla insan, ama cismiyle canavar garip bir yaratık çıkar. Baba ve efendi Dr. Frankenstein ile oğul ve köle yaratık arasında kurulan ilişkiyi işleyen roman, oğulun nefret etmeyi öğrenerek babasını öldürmesiyle son bulur. Roman sayısız kereler sinemaya, tiyatroya uyarlanmış, türevleri yazılmış ve Frankenstein modern bir mitos biçimi olarak Batı kültüründe sökülmez bir yer edinmiştir.

[8]Bu satırlarda söylem kavramını, Foucault’nun bu kavramı yerleştirdiği bağlamın dışına çıkmaksızın kullanıyorum. Uzun soluklu amacımın, düşünürün, iktidarla dili ilişkilendirirken açtığı olanakları kullanarak, modern dönemde dilin başına neler gelmiş olduğunu araştırmak olduğunu söyleyebilirim. Lakin, okumakta olduğunuz yazı, yalnızca (böyle bir araştırmanın içine yerleştirilebileceği) bir çerçeve çalışması olduğundan, söylemin dilsel bir dizge olmakla beraber, bir iktidar yöntemi olarak ortaya çıkmış olmasının altını çizmek bu aşamada bana yeterli görünüyor. Öte yandan, modern aydının iktidarla ilişkisinin tarihine bakışım, Foucault’nun bu konuda söyledikleriyle temelden çelişmektedirler. Düşünür, aydının iktidarın dolaylandırılması işlevini yakın dönemlerin bir olgusu olarak görür ve bunu ortaya çıkış tarihini Mayıs 1968 olarak saptar (Intellectuals and Power, Language, Counter-memory, Practice (Selected Essays and Interviews), Translated by D. Bouchard and S. Simon, sayfa 205-217, Cornell University Press, New York, 1980). Benim sorgulamam, bir varoluş biçimi olarak modern Batılı aydını da içine aldığından, Foucault’nun saptamasındaki bu gecikmeyi kabul etmemin olanağı kalmıyor.

[9]Kress, Robert Hodge and Gunther, Language As Ideology, sayfa 71-73, 75, 75, 83-84, 184-192, (Routledge, New York, 1993), yine Halliday’in, bu yapıtın kaynakçasından iz sürerek ulaştığım çalışmasını da, konumuzla doğrudan ilintilenmemekle beraber olguyu dilbilimsel/antropolojik yanlarıyla bir bütünlük içerisinde sunması nedeniyle burada ekliyorum: “Anti-languages”, American Anthropologist 78/3.